<?xml version="1.0" encoding="utf-8"?>
<feed xmlns="http://www.w3.org/2005/Atom">
  <title>Naci Konyar's blog</title>
  <link rel="alternate" type="text/html" href="http://www.edirnetv.com/koseyazilari/naci-konyar"/>
  <link rel="self" type="application/atom+xml" href="http://www.edirnetv.com/blog/11/atom/feed"/>
  <id>http://www.edirnetv.com/blog/11/atom/feed</id>
  <updated>2008-06-14T13:02:47+03:00</updated>
  <entry>
    <title>Can Dündar&#039;ın &#039;Mustafa&#039;sı</title>
    <link rel="alternate" type="text/html" href="http://www.edirnetv.com/koseyazilari/naci-konyar/can-dundarin-mustafasi" />
    <id>http://www.edirnetv.com/koseyazilari/naci-konyar/can-dundarin-mustafasi</id>
    <published>2008-11-11T11:04:12+02:00</published>
    <updated>2008-11-11T11:04:12+02:00</updated>
    <author>
      <name>Naci Konyar</name>
    </author>
    <summary type="html"><![CDATA[<p>Hazırlamış olduğu Mustafa adlı belgesel filimle büyük tepki alan yazar Can Dündar Milliyet Gazetesindeki köşesinde ülkemizde yapılan Atatürk istismarlarına örnekler veriyor.<br />
‘ Bir sendika lideri’ hükümet haklarımızı vermezse ne yapacağımızı biliyoruz’ diyor. Grev çağrısı yapacak sanıyorsunuz. Ama hayır!<br />
‘ Atatürk’e gidip hükümeti şikayet edeceklerini’ söylüyor.</p>

    ]]></summary>
    <content type="html"><![CDATA[<p>Hazırlamış olduğu Mustafa adlı belgesel filimle büyük tepki alan yazar Can Dündar Milliyet Gazetesindeki köşesinde ülkemizde yapılan Atatürk istismarlarına örnekler veriyor.</p>
<p>      ‘ Bir sendika lideri’ hükümet haklarımızı vermezse ne yapacağımızı biliyoruz’ diyor. Grev çağrısı yapacak sanıyorsunuz. Ama hayır! </p>
<p>      ‘ Atatürk’e gidip hükümeti şikayet edeceklerini’ söylüyor. </p>
<p>      Anıtkabire gidip ‘çaresiziz Atam, kalk yetiş’ diye göz yaşı dökmek… Kabri türbeye çevirmek, bu ziyarete uhrevi bir işlev atfetmek, ziyaret defterini şikayet defterine çevirmek? </p>
<p>      Atatürk’ün iftihar edeceği bir toplum görüntüsü mü?... </p>
<p>      Her yıl akademik araştırma ödülleri vermek vs yerine ne yapıyoruz? Gökten bir dağın üstüne çehresine benzer bir gölgenin düştüğü yerde anma etkinlikleri düzenliyoruz.  </p>
<p>      En devrimci fikirlerini sansürleyerek Atatürk’ü muğlaklaştıranların, herkesin onu kendi işine geldiği gibi yorumlamasına ve kafaların hepten bulanmasına yol açması affedilebilir mi? </p>
<p>      Kaçak inşaatını yıkmaya gelen dozerlerin önüne Atatürk resmiyle dikilen gece kondu ağası…</p>
<p>      Hala bir kütüphanesi, müzesi olmayan, tüm eserleri hala yayımlanamayan, bir türlü filmi yapılamayan, evleri, eserleri bakımsızlığa terk olunan lideri heykel dikerek yaşattığını sanan siyasetçi…</p>
<p>      Bilimsel eser vereceğine rozet dağıtan akademisyen… Çocuklara onun dogmalara karşı mücadelesini anlatacağına ‘ Onu sevmek ibadettir’ gibi sözleri ezberleterek onu dogma haline getiren öğretmen.</p>
<p>      İşçileri örgütleyemeyince Atatürk’e giderek itibar arayan sendikacı…</p>
<p>      Onu sahiplenmeyi internetteki ‘ yüz yılın lideri’ anketinde oy vermekten ibaret sanan gençler…’ </p>
<p>      Sn Dündar’ın Atatürk istismarları ile ilgili olarak yapılan yanlışları referans gösterip kendini aklamaya çalıştığı bu yazısını eksik bularak biz de bir ilavede bulunmak istiyoruz.</p>
<p>      Belgesel hazırlama iddiası ile ‘Mustafa’ adlı filimle Atatürk’ü ‘sarhoş, içince ağlayan, soğuk, kalpsiz, çevresine eziyet eden, koltuk uğruna arkadaşlarını bile idam sehpasına yollayan, milletten habersiz, halkla alay eden, sefa düşkünü, kadınların peşinde koşan, cephede bile kadın-kız düşünen, ordu düşmanla çarpışırken sevgilisine aşk mektupları yazan, devrimleri intikam için yapan, İslamiyet düşmanı, dinsiz, bencil, günde üç paket sigara içen, bir oturuşta bir büyük rakıyı bitiren, çaresiz, zavallı bir yalnız adam’ olarak gösteren <strong>YAZAR lar… </strong></p>
<p>      Bir ülkenin kurtarıcısını, devlet kurucusunu insani tarafını gösteriyorum diye özellikle çocuklarımıza günde üç paket sigara, bir büyük rakı içen bir insan olarak tanıtıp onu yanlış algılamalara sebebiyet verenler Türk ulusunun gönlündeki, kafasındaki Atatürk sevgisini azaltamazlar. </p>
<p>      Tarih yaratmış insanları bu şekilde tanıtmaya hiçbir aydının hakkı yoktur T B M Meclisini namaz ve dua ile açan adam dinsiz olabilir mi? </p>
<p>      Sn Can Pamuk pardon Can Dündar yaptığınız bu belgeselle BOP, AB, ABD’nin sinsi planları olan Atatürk’ü yok etme politikalarına alet olduğunuzun farkında mısınız?</p>
<p>      Onu ölümünün 70 nci yılında bu iddialarla mı anacaktık?</p>
<p>      ‘ Herkesin onu kendi işine geldiği gibi yorumlamasına ve kafaların hepten bulanmasına yol açması affedile bilir mi? Sn Dündar siz söylüyorsunuz affedile bilir mi? </p>
<p>      Cumhuriyetimizin kurucusu, büyük komutan ve devlet adamı yüce önder Atamızı ölümünün 70 nci yıl dönümünde rahmet ve şükranla anıyoruz.</p>

    ]]></content>
  </entry>
  <entry>
    <title>Şüphelenelim mi?</title>
    <link rel="alternate" type="text/html" href="http://www.edirnetv.com/koseyazilari/naci-konyar/suphelenelim-mi" />
    <id>http://www.edirnetv.com/koseyazilari/naci-konyar/suphelenelim-mi</id>
    <published>2008-11-03T16:29:11+02:00</published>
    <updated>2008-11-03T16:29:11+02:00</updated>
    <author>
      <name>Naci Konyar</name>
    </author>
    <summary type="html"><![CDATA[<p>Türkiye’mizin durumu eşi tarafından ihanete uğrayıp ta ihanete inanmak istemeyen kocanın durumuna benzemeye başladı.<br />
Kahvenin bir köşesinde üzgün ve dalgın bir vaziyette oturan adama arkadaşı sorar.<br />
Hayrola seni üzüntülü görüyorum.Bir derdin mi var?<br />
Adam sorma der.Karımdan şüpheleniyorum.Beni aldatıyor galiba der.<br />
Bunu nerden çıkarıyorsun diyen arkadaşına anlatmaya başlar:</p>

    ]]></summary>
    <content type="html"><![CDATA[<p>Türkiye’mizin durumu eşi tarafından ihanete uğrayıp ta ihanete inanmak istemeyen kocanın durumuna benzemeye başladı. </p>
<p>            Kahvenin bir köşesinde üzgün ve dalgın bir vaziyette oturan adama arkadaşı sorar.</p>
<p>Hayrola seni üzüntülü görüyorum.Bir derdin mi var?<br />
Adam sorma der.Karımdan şüpheleniyorum.Beni aldatıyor galiba der.<br />
Bunu nerden çıkarıyorsun diyen arkadaşına anlatmaya başlar:</p>
<p>      “Geçen gün işe gidiyorum diye evden ayrıldım.Evi gözetlemeye başladım.Bir müddet sonra bir taksi geldi, korna çaldı.Hanım çıktı.Bir adamla arabaya bindiler.Bende bir taksi tutup takip etmeye başladım.Önce Sarıyer’e gittiler.Çay bahçesinde çay içtiler.Oradan Beyoğlu’na gidip bir lokantada yemek yediler.Sonra Şişli de bir apartmana girdiler.Bende karşı inşaattan onları izlemeye başladım.Oturma odasında bir müddet oturdular.Sonra perdeyi çektiler.”</p>
<p>        Şimdi ben bu karıdan şüpheleneyim mi şüphelenmeyeyim mi?...diye sorar arkadaşına.</p>
<p>        Arkadaşının ne cevap verdiğini bilemiyoruz ama hanımının günahını alıyorsun demediği kesin…</p>
<p>        Biz de ülkede bunca yaşananları görünce ihanete uğrayan aymaz koca durumuna düştüğümüzü hissediyoruz.</p>
<p>        Türkiye Cumhuriyeti Devleti ihanete uğramaktadır.Devletten maaş alan kravatlı teröristler mecliste ve yörenin belediyelerinde ülkelerine ihanet etmektedirler.</p>
<p>        Ülkenin Başbakanı kendi vatanının illerine yüzlerce polis, jandarma, zırhlı araç ve binalar üzerinde keskin nişancılarla üst düzey emniyet tedbirleri ile ancak girebiliyor.Konuşma yaptığı şehirlerde otomobiller yakılıyor, polisler taşlanıyor, arabalar tahrip ediliyor.DTP’lilerin cesaret verdiği eşkıya sürüleri şehir merkezlerinde “Meclisi basarız, Erdoğan’ı asarız” sloganları atabiliyor.</p>
<p>        Eşkiyanın yandaş kuruluşu haline getirilen belediyeler kasıtlı olarak hizmet yapmıyor, yöre millet vekilleri halkı Başbakana karşı kışkırtıyor, küçük çocukların yüreklerine düşmanlık tohumları ekilip polislerimiz taşlattırılıyor.</p>
<p>        TBMM de meclisin kravatlı teröristleri Kürtlerin bağımsızlık simgesi sarı kırmızı yeşil renklerde ülkeyi bölüp federasyon yönetimi talep edilen kitapçıklar dağıtıyor.</p>
<p>        Ülkemizin bir başka köşesi dünyanın incisi İstanbul da PKK yandaşları onlarca aracı yakıyor, taşlıyor ve belediye otobüslerini kundaklıyorlar.</p>
<p>        Böyle bir dönemde kimsenin, hiç kimsenin demokratik sloganlarla vakit yitirme hakkı yoktur.Düşündüğümüz gibi konuşarak, konuştuğumuz gibi düşünerek çare üretmek ihtiyacındayız.</p>
<p>        Türk demokrasisi, demokratik çözüm adı altındaki bu yıkıcılığa dur demelidir.Adamların demokrasi gibi bir dertleri olmadığı aşikardır.Bu güne kadar dünyanın hiçbir yerinde ayrılıkçı hareketlere karşı demokrasi, insan hakları ve kültürel hakların genişletilmesi terör sorununu çözememiştir bilakis daha da azdırmıştır.</p>
<p>        Yollara mayın döşeyerek, karakol basarak, asker polis şehit ederek demokratik çözüm olur mu? Silahla, zorla, kanla, araba yakarak demokrasi nerede görülmüştür.</p>
<p>        Demokrasi ve insan hakları teröristleri terörden vazgeçirmek için değil, halkımız için istenmelidir.Çünkü demokrasi bölücülüğün tarlası olamaz.</p>
<p>        Halkımız oynanan oyunun farkında, ülkede yaşananları dikkatle ve üzüntüyle izliyor, devleti idare edenlerden de ihanete uğrayan koca misali şüpheleneyim mi, şüphelenmeyeyim mi gibi bir aymazlıktan uyanarak gerekli önlemleri tez elden almalarını istiyor.</p>

    ]]></content>
  </entry>
  <entry>
    <title>Ey kürt uyan</title>
    <link rel="alternate" type="text/html" href="http://www.edirnetv.com/koseyazilari/naci-konyar/ey-kurt-uyan" />
    <id>http://www.edirnetv.com/koseyazilari/naci-konyar/ey-kurt-uyan</id>
    <published>2008-10-17T11:53:58+03:00</published>
    <updated>2008-10-17T15:01:41+03:00</updated>
    <author>
      <name>Naci Konyar</name>
    </author>
    <summary type="html"><![CDATA[<p>Bu devlet, bu millet 25 yıldır terörle mücadele ediyor. 30 bin insanını kaybetti. Murat almamış yavrularını toprağa verdi vermeye devam ediyor. Bu fakir millet 25 yılda 400 milyar dolar harcadı teröre. Yaşanan bunca acıya rağmen bu ülkenin yazanı, çizeni, sade vatandaşı kürt kökenli vatandaşlarımızı PKK’dan hep ayrı düşündü ayrı tuttu.</p>

    ]]></summary>
    <content type="html"><![CDATA[<p>Bu devlet, bu millet 25 yıldır terörle mücadele ediyor. 30 bin insanını kaybetti. Murat almamış yavrularını toprağa verdi vermeye devam ediyor. Bu fakir millet 25 yılda 400 milyar dolar harcadı teröre. Yaşanan bunca acıya rağmen bu ülkenin yazanı, çizeni, sade vatandaşı kürt kökenli vatandaşlarımızı PKK’dan hep ayrı düşündü ayrı tuttu.</p>
<p>      90’lı yılların başında, acaba bu gün ne olacak kuşkusuyla tedirgin olduğumuz o günlerde rahmetle anıyoruz Kabaklı hocamız gazete köşesinden ‘Ey Kürt Uyan’ yazısıyla hislerimize tercüman olmuştu. </p>
<p>      ‘ Ben bu ülkenin şerefli ve hür vatandaşıyım. Burada kimin adına Kürt, kimine Laz, kimine Abaza, kimine Boşnak derlermiş. Ama hepimiz Türk’üz. Bir birimize kız alır veririz. Bu ülkenin camisini, çarşısını, sayfiyesini, otelini paylaşırız. Omuz omuza saf yapıp namaz kılarız. O halde kimi kimden ayırıyorsunuz diye sorun’ diyor Kürt kökenli vatandaşlarımıza…</p>
<p>      Şimdi biz de Ferhat Erdin kardeşimizi, şehidimizi toprağa verdiğimiz 17 ekim 2008 günü şehzadeler şehri Amasya’mızdan Kürt kökenli kardeşlerimize soruyoruz: </p>
<p>      Türkiye Cumhuriyeti Devletinde okumanız engelleniyor mu? Siyasi haklarınızı kullanamıyor musunuz? Millet vekili olamıyor musunuz? Gidemediğiniz bir yurt köşesi varmıdır? İstanbul, İzmir, Antalya, Mersin bizlerin olduğu kadar sizlerin de değil midir. Hangi hastane kapısından geri çevrildiniz. Dil diyordunuz, onu da özgürce konuşabiliyor, dil kursları açabiliyorsunuz, Kürtçe türkü söyleye biliyorsunuz. Bizler adlarını saymakta güçlük çekecek kadar çoğunlukta Kürt kökenli sanatçılarımızı severek yıllardır zevkle izliyor, dinliyoruz. </p>
<p>      Hepimizin gururla söylediği ‘Ne Mutlu Türküm Diyene’ sözü etnik kökeni ifade eden bir söz değildir. Burada hep beraber kendimizi Türk hissetmenin ayrıcalığı, kıvancı ifade edilmektedir. Yani milliyetin etnik kökenin üstünde manevi bir değer olduğu anlatılmaktadır. </p>
<p>      Biz kurtuluş savaşını Kürt-Türk beraber yapıp, ulusal sınırlarımızı beraber çizen bir milletin çocukları değil miyiz? Açılışını Cumhur Başkanımızın yaptığı Frankfurt kitap fuarına asılan o haritada Türkiye Cumhuriyeti’nin şehit kanları ile kazanılmış şehirlerini sözde bir ülke sınırları içerisinde gösterenler bu cesareti nereden alıyorlar.</p>
<p>      Bu ülkenin haritasını değişik çizmeye yeltenenler bu ülkede sadece Kürtlerin yaşadığını mı sanıyorlar. Bu ülkede sadece Kürtler mi yaşıyor. Yarın Lazlar, öbür gün Çerkezler, Abazalar, Gürcüler biz de Kürtler gibi hak istiyoruz derlerse bu devletin hali nice olur. </p>
<p>      Bin yıllık bir kaderi paylaştığımız Kürt kardeşlerimize sormaya devam ediyoruz. Kardeşlerinizden ne kötülük gördünüz. Yunan, Alman, İtalyan, Belçikalı bizden daha mı yakın sizlere </p>
<p>      Geri kalmışlıktan, fakirlikten, ezilmişlikten şikayet ediyorsunuz. Gelin bizim dağ köylerimizi görün, ülkenin değişik yörelerindeki fakir köyleri görün. Orada yaşayanlarda bizim insanımız.     </p>
<p> Vatanımızın bu aziz köşesinin masum insanlarının yüz yıllardır Güneydoğuda emelleri olan dış güçlerin ve eli kanlı PKK örgütünün oyununa gelmemelerini ve oynanan oyunun artık farkına varmalarını istiyoruz.</p>
<p>      Bu millet Kürtleri bu güne kadar devletine bağlı mert insanlar olarak tanıdı. Bir koca imparatorluktan küçüle, küçüle yurt edindiğimiz bu son toprak parçası güzel vatanımızda yaşanılan bu acılardan artık bir ders çıkaralım.</p>
<p>      Demokrasi kuralları ve kardeşlik duyguları ile bizim halledemeyeceğimiz, çözemeyeceğimiz meselemiz olmaz.</p>
<p>      Bu vatanın kurtuluşunda, bayrağımızın kırmızısında Kürt kökenli kardeşlerimizin atalarının da kanı var unutmayın.</p>
<p>      EY  KÜRT  KARDEŞLERİMİZ  UYANIN  ARTIK, kendinize gelin. İstiklal şairimiz Mehmet Akif’e kulak veriniz </p>
<p>      Girmeden tefrika bir millete düşman giremez</p>
<p>      Toplu vurdukça yürekler onu top sindiremez </p>
<p>      Bu duyguların ülke coğrafyasında yaşayan her yurttaşımızın zihninden ve gönlünden geçirdiği duygular olduğunu biliyoruz. </p>
<p>      Bu vatanda yaşayan her yurttaşımızın acı ve üzüntü duyduğu, çaresizliğini yaşadığı bir an önce şifa bulmasını dilediği kanayan yarası terör olaylarının bir an önce bitmesini diliyoruz.</p>
<p>      <strong>Kürt kardeşlerimize uyanın diyor onları birliğin, dirliğin içinde görmek istiyoruz.</strong></p>

    ]]></content>
  </entry>
  <entry>
    <title>Ve bir orman gibi kardeşcesine</title>
    <link rel="alternate" type="text/html" href="http://www.edirnetv.com/koseyazilari/naci-konyar/ve-bir-orman-gibi-kardescesine" />
    <id>http://www.edirnetv.com/koseyazilari/naci-konyar/ve-bir-orman-gibi-kardescesine</id>
    <published>2008-10-14T19:08:43+03:00</published>
    <updated>2008-10-14T19:08:43+03:00</updated>
    <author>
      <name>Naci Konyar</name>
    </author>
    <summary type="html"><![CDATA[<p>‘ Güneydoğu’dan Öyküler’ bir subayımızın yazdığı Türkiye’mizin en büyük sorunu olan terörü bizzat yaşamış askerlerimizin anılarının öyküleştirildiği bir kitap… Terör örgütü PKK ile mücadelede şehit düşenlere, gazi olanlara ve hala mücadeleyi sürdürenlere hediye edilmiş. Komutan askerimizi anlatıyor:</p>

    ]]></summary>
    <content type="html"><![CDATA[<p>‘ Güneydoğu’dan Öyküler’ bir subayımızın yazdığı Türkiye’mizin en büyük sorunu olan terörü bizzat yaşamış askerlerimizin anılarının öyküleştirildiği bir kitap… Terör örgütü PKK ile mücadelede şehit düşenlere, gazi olanlara ve hala mücadeleyi sürdürenlere hediye edilmiş. Komutan askerimizi anlatıyor:</p>
<p>      Evet. Bizim asker… insan bir kere, insan. Önce şunu söylemem lazım. Bizim askerin, komutanına itaati inanılmaz düzeydedir. Öleceğini biliyor ama umursamıyor bile. Yaralı arkadaşını kurtarmak için çabalarken şehit olanları gördük. Mermisi bitince teröristin üzerine atlayanları gördük. ‘ Allah, allah‘ diye koşan askeri gördü bu gözler. Aslında, o anları yaşamayanların anlatması zor.</p>
<p>      Ben bunu kendi çapımda tahlil ettim. Herhalde dünyanın hiçbir ordusunda askere giden adamı düğüne gider gibi davul zurna ile uğurlamazlar. Bakın, bize gelen çocuklar elleri kınalıdır. Bunun sebebi şudur: Anadolu’da kına üç şeye yakılır. Allah’a kurban olsun diye koyuna, kocasına kurban olsun diye geline ve vatana kurban olsun diye askere giden gençlere…</p>
<p>      Benim bir yedek subayım vardı. Üniversiteyi bitirmiş yani bir yerde aydın sayılır. Halkın nabzı diye oturur konuşurum ben. Evet subay astsubayı fark etmez. Bir şey öğreniyorsunuz sonunda. Ne dedi bana biliyor musunuz? ‘komutanım’ dedi. Eğer bu adamlara bir şeyler verin, yani özerklik toprak falan işte bende lazım dedi benim dedem hala lazca konuşur vallahi bizde hakkımızı ararız. En az bu adamlar kadar biz de sıkıntı çektik dedi. Siz hiç bizim oraları gördünüz mü, ne halde diye sordu. Ne dersiniz bu adama şimdi?...</p>
<p>      Birde son zamanlarda askerlerin ceplerinden çıkan şiirlerle mücadele ediyorum.</p>
<p>      ‘ Olur’ya  bir çatışmada ölürsem’ diye başlıyor hepsi. ‘ Arkamdan yas tutmayın’ diye devam ediyor hepsi.</p>
<p>      Elimden tüfeğimi almayın </p>
<p>      O benim mezarıma sembol olacak</p>
<p>      Yaramın kanını silmeyin</p>
<p>      Ahirette hesabı sorulacak</p>
<p>      Göğsümden kör kurşunu çıkarmayın</p>
<p>      O benim madalyam olacak </p>
<p>      Hemen,hemen her askerin göğüs cebinde, bu şiirlerin kendi el yazıları ile yazılmış olduğu bir kağıt bulunuyor. İlk okuduğumda tüylerimi diken,diken eden bu mısraları bir insan ailesine nasıl gönderir diye soruyorum. Şehit olduklarında ise, ailesini de kendisiyle birlikte götürüyor. Adeta yaşayan ölü haline getiriyor onları. Bu şiirleri yasaklıyorum. Bulursam yakarım çıranızı diye bağırıyorum. Her seferinde şu an meraktan çatlıyorlar zaten. Eğer şehit olur sanız onlar da ölmekten beter olacak. Niye defalarca öldürüyorsunuz diye soruyorum.’</p>
<p>      Evet bir subayımızın on yıl önce güneydoğuda yaşadıklarını anlatan bu kitaptaki anılar bu günde farklı değil. 25 yıldır yanmaya devam eden bir ateşi söndüremiyoruz. Şehit cenazeleri hem ocakları, hem milletin yüreğini yakıyor. Ama bu asil millet acılarında tek slogan haykırıyor ‘Şehitler ölmez, Vatan bölünmez’ ‘Kahrolsun PKK’ diyor kahrolsun Kürtler demiyor. Milletimiz Kürt kardeşlerimizi bizim bin yıldır beraber olduğumuz bu vatanın kurtuluşuna omuz vermiş güzel insanları olarak görüyor.</p>
<p>      Bin yıllık beraberliğimiz içinde Osmanlı terbiyesinin üç kıtaya hükmeden devletinin ayakta kalışını, 600 yıl birlik dirlik içinde yaşamışlığının altında yatanın ırk, kavim, soy, sop ayrılığı gütmemek olduğunu iyi biliyor.</p>
<p>      Şeyh Sait’in torunu Melik Fırat, bir tarihte Nazlı Ilıcak’a şöyle demiş: </p>
<p>      ‘ Ben kavak ağacıyım. Sen, hayır çınar ağacısın diye ısrar ediyorsun. Hiç kavak çınar ağacı olur mu?...</p>
<p>       Olmaz tabii Melik Fırat… öyle bakarsan. Peki şöyle bakamaz mısınız?</p>
<p>      ‘ İkimiz de ağacız. Hele de elinde baltalar birileri üzerimize geliyorlarsa, çınar, kavak, kayın, gürgen fark eder mi. Hepimiz ağaç değilmiyiz. </p>
<p>      Çeşit çeşit ağaçların yıllandığı bir ormanda kendini farklı gören ayrık otlarına rahmetli Ahmet Taner Kışlalı’nın cevabı ne güzeldir. </p>
<p>      ‘ Ayrılıklarımızın altını çizeceğimize durmadan, ortak yanlarımızla kucaklaşalım.’</p>
<p>      <strong>Türkler, Kürtler, Rumlar, Ermeniler, Lazlar, Çerkezler, Süryaniler, Arnavutlar, Araplar, Yahudiler ve dahi kimler varsa bu topraklar üzerinde yaşıyorsa, hepsi, hepimiz, Anadolu un ağaçlarıyız.</p>
<p>      Farklılıklarımız zenginliğimizdir. </p>
<p>      Orman, içinde ne kadar çeşit ağaç taşıyorsa, o kadar güzel değilmidir.</p>
<p>      ‘ Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür</p>
<p>      Ve bir orman gibi kardeşcesine…’</strong></p>

    ]]></content>
  </entry>
  <entry>
    <title>Menderes niçin unutulmuyor</title>
    <link rel="alternate" type="text/html" href="http://www.edirnetv.com/koseyazilari/naci-konyar/menderes-nicin-unutulmuyor" />
    <id>http://www.edirnetv.com/koseyazilari/naci-konyar/menderes-nicin-unutulmuyor</id>
    <published>2008-09-26T14:01:34+03:00</published>
    <updated>2008-09-26T14:01:34+03:00</updated>
    <author>
      <name>Naci Konyar</name>
    </author>
    <summary type="html"><![CDATA[<p>Adnan Menderes asıldığında çocuktuk.Menderes’in asılması Demokrat Partiyi tutan her aile gibi bizim ailemizi de üzmüştü.Annemin ceviz sandığında uzun seneler sakladığımız Hayat Mecmuası sayfalarında onun idam resimleri vardı.İki muhafız arasında elleri arkadan bağlı olarak, taşlı bir yoldan idama götürülüşü; cellat boğazına ipi geçirirken hayata son bakışı, Yassıada fotoğrafları, çocuk zihnimde hep yürek yaralayan bir anı olarak kalmıştır.Zihnimde yer alan yüreğimi acıtan unutamadığım diğer bir hatıra da kasabamızın tanınmış şahs</p>

    ]]></summary>
    <content type="html"><![CDATA[<p>Adnan Menderes asıldığında çocuktuk.Menderes’in asılması Demokrat Partiyi tutan her aile gibi bizim ailemizi de üzmüştü.Annemin ceviz sandığında uzun seneler sakladığımız Hayat Mecmuası sayfalarında onun idam resimleri vardı.İki muhafız arasında elleri arkadan bağlı olarak, taşlı bir yoldan idama götürülüşü; cellat boğazına ipi geçirirken hayata son bakışı, Yassıada fotoğrafları, çocuk zihnimde hep yürek yaralayan bir anı olarak kalmıştır.Zihnimde yer alan yüreğimi acıtan unutamadığım diğer bir hatıra da kasabamızın tanınmış şahsiyetlerinden birinin oğlunun, köpeklerine Bayar ve Menderes ismini koyup o isimlerle çağırmasıydı…</p>
<p>     Onu sevenler ona reva görülen cezanın haklılığına hiç inanmadılar…</p>
<p>     Gazeteci-yazar Nuriye Akman’ın “ELLİ KELİME” adını verdiği kitabını okudum.Kitapta Adnan Menderes’e yazdığı mektuplar yer alıyor.Yassıada Komutanlığı tarafından Adnan Menderes’in ailesine, aile fertlerinin de Menderes’e yazacağı mektuplar 50(elli) kelime ile sınırlandırıldığı için kitap bu ismi almış…</p>
<p>     Nuriye Akman bu sınırlamanın bir yazar olarak kendi üzerinde bıraktığı izlenimi şu cümlelerle anlatıyor:</p>
<p>     “Menderes’in elli kelimesine karşılık benim sonsuz kelimem vardı ve ben özgür olduğum halde onları kullanamıyordum; çok utandım.Başta Adnan Menderes ve ailesi olmak üzere o dönemdeki tüm Yassıada mağdurları ve ailelerin yazamadıkları ellibirinci kelimeler için ağladım…</p>
<p>     Sonra beynimdeki bütün kelimeleri bir duada topladım; onların elli kelimelik mektuplara sığıştırmaya çalışılan ruhlarına yolladım.”</p>
<p>     Aradan kırkyedi yıl gibi uzun bir zaman geçmiş.Bugün Menderes’i yargılayanları milletimiz hatırlamıyor ama Menderes ismi hiç unutulmuyor.Sokrat’ın fikirleri yaşıyor, onu baldıran zehiri ile zehirleyenlerin isimlerini hatırlayan var mı?.. Menderes ismini halkımızın gönlünde unutulmaz kılan, onun milletine yaptığı hizmetler kadar, ona Yassıada’da reva görülen haksız muamelelerdir.</p>
<p>      Bu geçen kırkyedi yıl içinde önemli tarihler yaşadık.12 Mart ve 12 Eylül’ü gördük.27 Mayıs; 12 Mart ve 12 Eylül ile kıyaslayabilir misiniz.Bir düşünün 26 Mayıs gününün Türkiyesinde bir tek terör eylemi var mıydı?..11 Mart ve 12 Eylül öylemiydi.Anarşinin, terörün, enflasyonun, vurgunun ve hortumun olmadığı bir devrin cezası idam mı olmalıydı…</p>
<p>     Onun manevi şahsiyetini incitmemek adına, böyle bir benzetme yapmaktan da hicap duyarak, şu düşünceleri sizin de düşündüğünüz oluyor mu?..</p>
<p>     Yine bir ada ve adada her karış toprağı şehit kanları ile sulamış, milletle aziz Atatürk’ün el ele vererek çizdiği Misak-ı Milli hudutları içindeki Türkiyemizi bölmek, parçalamak ve otuz bin kişinin ölümüne sebep olan bölücübaşının odasına kitaplık, çift katlı yatak koyacaksınız, ailesine, avukatlarına her türlü kolaylığı sağlayacaksınız, 6 uzman doktor tarafından sağlık kontrolü yapılacak, avukatlarına istediği her dosyayı, devlete ait her belgeyi inceleme hakkı ve imkanı verilecek;..</p>
<p>     On yıl bu ülkenin başbakanlığını yapmış, ülkesine hizmet etmiş, milletinin gönlünde yer etmiş bir başbakanı 3*4 genişliğinde odada, bir tahta masa, bir tahta sandalyede, tek kişilik siyah bir demir karyolada, başında 24 saat ayrılmadan nöbetçi bulundurarak, konuşmasını, saat sormasını bile yasaklayıp, aynı odada uyumaya, soyunmaya, nöbetçi yanında sair ihtiyaçlarını yapmaya mecbur edeceksiniz.Bu şartlarda ondan savunmasını isteyip ifadesini alacaksınız… Onu savunan birkaç avukat da İstanbul’da yatmaya otel bulamayacak… İşte o birkaç avukattan biri olan Talat Asal, yıllar sonra yazdığı Adnan Menderes ve Yassıada’yı anlatan “Güneş Batmadı” isimli kitabının önsözüne şunları yazmış;</p>
<p>     “Bu kitabın önsözü yoktur.Felaketin önsözü olmaz, sonsözü olur.O sonsözü yazmaya da benim terbiyem müsaade etmez.”</p>
<p>     Yine 1946 yılında Demokrat Partiden İstanbul Milletvekili olup meclise giren Faruk Nafız Çamlıbel’de 27 Mayıs’ta Yassıada’da yatmış, orada yaşadığı acılı günleri bir dörtlükte şöyle dile getirmiş…</p>
<p>     Üç öğün tekçe nizamında koğuştan çıkarız</p>
<p>     Gideriz elde çanaklarla yenilmez yemeğe </p>
<p>     Volga mahkumlarının bahtı açıkmış bizden</p>
<p>     Varmış imkanları bir şarkı bulup söylemeye</p>
<p>     Amacımız kabuk tutmuş bir yarayı yeniden deşmek değildir.Darbelere gerekçe bulmak kolaydır.Ama demokrasilerde aranan darbe yapmamaktadır.Türkiye Cumhuriyetinin en sevilen başbakanının başına gelenler unutulmamalıdır.</p>
<p>     Bu türlü yüz kızartıcı uygulamaların bir daha yaşanmaması için, tarihimizin kara lekesi olan Yassıada safhası ve Adnan Menderes’in ibretli hayatı, nesilden nesile bir ibret vesikası olarak hatırlanmalı; hatırlatılmalıdır…</p>
<p>     Biz bu düşüncelerle hatırladık.Onu kaybettiğimiz bir 17 Eylül günü rahmetle anıyoruz…</p>

    ]]></content>
  </entry>
  <entry>
    <title>Eleştiri kıssaları</title>
    <link rel="alternate" type="text/html" href="http://www.edirnetv.com/koseyazilari/naci-konyar/elestiri-kissalari" />
    <id>http://www.edirnetv.com/koseyazilari/naci-konyar/elestiri-kissalari</id>
    <published>2008-09-24T14:41:24+03:00</published>
    <updated>2008-09-24T14:41:24+03:00</updated>
    <author>
      <name>Naci Konyar</name>
    </author>
    <summary type="html"><![CDATA[<p>Haksız yapılan eleştirilere cevap olmak üzere, pay alınmasını ümit ettiğimiz üç kıssayı okuyucularımızla paylaşmak istiyoruz.<br />
Ünlü bir ressam varmış.Herkes bu ressamın eserlerini kusursuz kabul edecek kadar beğenirmiş.Onun yetiştirdiği bir ressam son eserini tamamlayıp ünlü ustasına götürür ve ondan resmini değerlendirmesini ister.</p>

    ]]></summary>
    <content type="html"><![CDATA[<p>Haksız yapılan eleştirilere cevap olmak üzere, pay alınmasını ümit ettiğimiz üç kıssayı okuyucularımızla paylaşmak istiyoruz.</p>
<p>      Ünlü bir ressam varmış.Herkes bu ressamın eserlerini kusursuz kabul edecek kadar beğenirmiş.Onun yetiştirdiği bir ressam son eserini tamamlayıp ünlü ustasına götürür ve ondan resmini değerlendirmesini ister.</p>
<p>      Ünlü ressam talebesine resminin kendi tarafından değil de halk tarafından değerlendirilmesinin daha doğru olacağını söyleyerek resmini şehrin en kalabalık meydanına koymasını, yanına da kırmızı bir kalem koyarak halktan resimdeki beğenmedikleri yerlere çarpı koymalarını rica eden bir yazı bırakmasını söylemiş.</p>
<p>      Talebesi ustasının dediğini yapmış.Bir kaç gün sonra resme bakmaya gittiğinde görmüş ki resim çarpı işaretinden görünmüyor.Üzülmüş.Ustasına gitmiş.Ustası talebesine üzülmemesi gerektiğini belirtmiş ve ondan yeni bir resim yapmasını istemiş.Aynı meydana götürüp bırakmasını ama bu defa resmin yanına her renkten boya ve fırça koymasını söyleyip insanlardan beğendikleri yerleri düzeltmelerini rica eden bir yazı bırakmasını istemiş.Talebe ustanın dediğini yapmış.</p>
<p>      Birkaç gün sonra gittiği meydanda görmüş ki resmine hiç dokunulmamış.Fırçada boyalarda olduğu gibi duruyor.Talebe sevinmiş, koşarak ustasına gitmiş.Resme dokunulmadığını anlatmış.Ünlü usta talebesine dönmüş:</p>
<p>      “Sevgili talebem, sen ilk resminde insanlara fırsat verildiğinde ne kadar acımasız eleştirebileceklerini gördün.Hayatında resim yapmamış insanlar dahi gelip senin resmini karaladı.Oysa ikinci resminde onlardan hatalarını düzeltmelerini istedin, yapıcı olmalarını istedin.Şunu hiç unutma sevgili öğrencim;</p>
<p>      Kötü yönde eleştirmek kolaydır, yapıcı eleştiride bulunmak ise eğitim gerektirir.</p>
<p>                                                                  *   *   * </p>
<p>      19. yüzyılda Fransız ressamlardan Delacroix, Paris’te bir resim sergisi açar.Sergiyi gezenlerden biri bir şövalye tablosunun önünde resmi uzun süre seyrettikten sonra eleştirmeye koyulur.Ressam adamın yanında gelir.Resmin neresini beğenmediğini sorar.Adam şövalyenin çizmesinin körük kısmında hataların olduğunu söyler.</p>
<p>      - Peki nasıl anladınız işiniz bu mu?</p>
<p>      - Ben çizmeciyim.Çizme imalatı yaparım deyince ressam hemen tuvalini ve boyalarını getirerek adamın söylediği biçimde çizmeyi düzeltir ve adama teşekkür eder.</p>
<p>      Fakat adam bu seferde aynı resimde şövalyenin pantolon ve kemerinde de hata var deyince, bu çokbilmişliğe dayanamayan ressam müdahale eder.</p>
<p>Bak dostum der.Sen çizmecisin, kunduracısın. </p>
<p><strong>Çizmeyi aşma…</strong></p>
<p>                                        *   *   *<br />
Bir radyo programından dinlemiştim.Kurbağalar kendi aralarında yüksek bir tepeye tırmanma yarışı tertiplemişler.Yarış başlamış.Yarışa katılan kurbağaların büyük çoğunluğu yarışı fazla devam ettirememiş, bırakmış.Zaten dışardan siz bu tepeye tırmanamazsınız boşuna uğraşmayın, siz kim tepeye tırmanmak kim diye laflar atılıyormuş.Sadece bir kurbağa</p>
<p>inat ve azimle yarışa devam ediyormuş.</p>
<p>      Sonuçta yarışa katılan tüm kurbağalar yarışı devam ettiremeyip çekilmişler.Tepeye ulaşan azimle çabalayan tek kurbağa olmuş.Kurbağaya sormuşlar;</p>
<p>      Bu yarışı nasıl kazandın?</p>
<p>- Ben duymuyorum, sağırım…<br />
Kıssa – Başarıya ulaşmanın yolu bazı şeyleri duymamaktan geçer. </p>
<p>                                            *    *    *</p>
<p>      Olayları değerlendirirken, kişilerin farklı açılardan hareket ederek değişik yorumlarda bulunmaları normaldir.Hatta gereklidir.Çünkü her insan ayrı bir şahsiyet ve fikir yapısına sahiptir.Ancak eleştiri ilim kafasıyla ve garezden uzak bir yürek ile yapılırsa güzeldir.Eleştiri yapanlar kimliklerini gizlemeden, rumuz kullanmadan eleştiri yapmalıdırlar ki biz onların çizme imalatçısı olup olmadıklarını bilelim.Eğer gerçekten çizme konusunda uzmanlarsa bizde yazı tablomuzdaki yanlışı görüp düzeltelim.Ama çizmeyi tanımayanların çizme konusunda ahkam kesmeleri hiç doğru olmaz inandırıcıda olmaz.</p>
<p>      Ancak yinede eleştirmenlere çok şey borçluyuz.Onlardan çok şey öğreniyoruz.Sevilen düşünürlerden Halil Cibran ;</p>
<p>      “Sessizliği çok konuşandan, hoşgörüyü hoşgörüsüzden, şefkati kabadan öğrendim; ancak tuhaftır o öğretmenlerime minnettarım”</p>
<p>      Düşüncelerine paralel olarak biz yazarlarda eleştirenlere minnettarız ama alçaltıcı ve hakaretamiz olmamak kaydıyla…</p>

    ]]></content>
  </entry>
  <entry>
    <title>Hoşgeldin Ramazan</title>
    <link rel="alternate" type="text/html" href="http://www.edirnetv.com/koseyazilari/naci-konyar/hosgeldin-ramazan" />
    <id>http://www.edirnetv.com/koseyazilari/naci-konyar/hosgeldin-ramazan</id>
    <published>2008-09-08T17:45:17+03:00</published>
    <updated>2008-09-08T17:45:17+03:00</updated>
    <author>
      <name>Naci Konyar</name>
    </author>
    <summary type="html"><![CDATA[<p>Bir ay da olsa hatırlayacağız acısını açlık çeken kardeşlerimizin.<br />
Ömrümüzden eksilecek bir ramazan ayına daha başladık.Bir ay boyunca bu manevi havanın ferahlığını yaşayacağız.Yahya Kemal’in mısralarında anlattığı gibi;<br />
Top gürleyip oruç bozulan lahzadan beri,<br />
Bir nurlu neşe kapladı kerpiçten evleri.<br />
Yarab nasıl ferahlık bu alem, nasıl temiz!</p>

    ]]></summary>
    <content type="html"><![CDATA[<p>Bir ay da olsa hatırlayacağız acısını açlık çeken kardeşlerimizin.</p>
<p>      Ömrümüzden eksilecek bir ramazan ayına daha başladık.Bir ay boyunca bu manevi havanın ferahlığını yaşayacağız.Yahya Kemal’in mısralarında anlattığı gibi;</p>
<p>             Top gürleyip oruç bozulan lahzadan beri, </p>
<p>             Bir nurlu neşe kapladı kerpiçten evleri.</p>
<p>             Yarab nasıl ferahlık bu alem, nasıl temiz!</p>
<p>     Bazı şeylerin hayatımızdan eksildiğini fark ettikçe eskiyi daha bir başka anıyoruz.Hiç şüphesiz bu eskiyi arayış, eskinin geri getirilmesi özlemine dayanmaktan ziyade değişen zamanın yaşadığımız çağın bir çok değerimizi yok etmesinden kaynaklanıyor.</p>
<p>     Ramazan bize unutulduğunu sandığımız eski heyecanları tekrar yaşatıyor, içimizdeki çocukluğu uyandırıyor.İftar sofrasında top atışını sabırla beklemenin safiyeti, teravih namazlarına yeni katılan mahalle çocuklarının kıkırdamaları, gün içinde açlığa dayanamayan bir dosta (Hacı Fevzi) akıllara ziyan veren nefasetteki yemek çeşitlerini tek tek hatırlatıp verdiğimiz oruç eziyeti sohbetleri ramazan ayının yaşanılan ve hatırda kalan güzelliklerinden.</p>
<p>       Top ve davul…Ramazan ayının sembolleri.Davulsuz ve davulcusuz bir ramazan düşünülmezdi.Sahur vaktinde uyku mahmurluğunda uzaktan kulağa hoş gelen davul ve zurna sesi ramazan gecelerinin güzellikleriydi.Şimdilerde gazete sütunlarında falan semtte davul çalma yasağı kondu haberlerini okudukça öz kimliğimizden ne kadar uzaklaşıyoruz diye düşünüyorum.</p>
<p>       Bir de ramazan ayında iftar davetleri olurdu.Herkes kendi imkan ve maddi gücüne göre eşini dostunu ve akrabasını iftara davet eder misafirlerle manevi sofranın nimetleri beraber paylaşılır, misafir davet etme gibi bir geleneğin yerine getirilmesinden büyük bir haz ve mutluluk duyulurdu.</p>
<p>       Zamanımızda iftar davetlerinin yerini iftar çadırları almaya başladı.Oysa ev iftarları aileler arasında gerçekleştirilen bir ramazan adetiydi.Orada ibadet ve hizmet iç içeydi.Evin çocukları misafire hizmet ve hürmeti bu iftarlarda öğreniyorlardı.Şimdilerde bir hizmetliye para karşılığında yaptırılan bu hizmetlerle çocuklarımızı bu kalbi hizmet sıcaklığından mahrum bıraktığımızın farkında değiliz.Ev gibi samimi ve sıcak muhabbetlerin yapıldığı bir mekanı, iftar çadırı gibi yerlerin resmi atmosferiyle bir tutabilir miyiz.</p>
<p>       Yavuz Bülent Bakiler çocukluğunun ramazanlarını, güler yüzlü büyüklerini, onların nurlu ve dualı çehrelerini ah ederek anar;</p>
<p>             “ Ah ramazan günlerinde gördüğüm sevgi</p>
<p>                Büyük bir huzurla başlayan sabah.</p>
<p>                Sonra durup oturup tekrarladığım </p>
<p>                Çocuksu çocuksu bismillah!” </p>
<p>        Evet o zamanlar yaşandı.Artık insanımız ramazanın manevi havasını eskisi gibi yaşayamıyor.Çağ ve çağın getirdiği şartlar toplumu giderek öz kimliğinden uzaklaştırıyor.Artık ramazanları ramazan gibi, bayramları da bayram gibi yaşayamadığımızdan ramazanların ruhunu yitirdik, bayramları da tatil olarak değerlendirmeye başladık.Şairin “Koptuk o öz varlık olan manzaradan” dediği gibi ata yadigarı manevi resim solmaya başladı.</p>
<p>        Ancak yinede dünyanın huzur ve sevgiyi aradığı ve bulamadığı bu çağda ramazan ve bayram gibi güzel zamanların modern çağın insanlarına hep ümit ve teselli kaynağı olacağına inanıyoruz.</p>
<p>        Güzel bir ramazan geçirmeniz dileğiyle…</p>

    ]]></content>
  </entry>
  <entry>
    <title>Mavi kelebeğin izinde</title>
    <link rel="alternate" type="text/html" href="http://www.edirnetv.com/koseyazilari/naci-konyar/mavi-kelebegin-izinde" />
    <id>http://www.edirnetv.com/koseyazilari/naci-konyar/mavi-kelebegin-izinde</id>
    <published>2008-09-02T12:59:15+03:00</published>
    <updated>2008-09-02T12:59:15+03:00</updated>
    <author>
      <name>Naci Konyar</name>
    </author>
    <summary type="html"><![CDATA[<p>Özgürlük savaşçısı, düşünür, Bosna Hersek’in kurtarıcısı devlet kurmuş bir önder rahmetli ALİYA  İZZET BEGOVİÇ 1994’de Papa II. Jean Paul’u Saraybosna’daki karşılama konuşmasında şöyle diyordu:<br />
“Kutsal Ekselansları!<br />
Siz, inananların şehrine, ama bir değil dört farklı inancın; Müslüman, Katolik, Ortodoks ve Yahudilerin şehrine geliyorsunuz.</p>

    ]]></summary>
    <content type="html"><![CDATA[<p>Özgürlük savaşçısı, düşünür, Bosna Hersek’in kurtarıcısı devlet kurmuş bir önder rahmetli ALİYA  İZZET BEGOVİÇ 1994’de Papa II. Jean Paul’u Saraybosna’daki karşılama konuşmasında şöyle diyordu:</p>
<p>                  “Kutsal Ekselansları!</p>
<p>      Siz, inananların şehrine, ama bir değil dört farklı inancın; Müslüman, Katolik, Ortodoks ve Yahudilerin şehrine geliyorsunuz. </p>
<p>      Bu durum az bir mesafeyle biri diğerinin yanı başında, içinde cami, katedral, Ortodoks kilisesi ve sinegogun durduğu şehrin panaromasından da pekala görülebilir.</p>
<p>      Bu manzara tesadüfi değildir.O, dinde zorlamanın olmadığı ve bir ve tek olan Tanrının her yüceltilme görüşünün saygıya değer olduğuna inanan atalarımızın basiretinden doğmuştur.</p>
<p>      Yüzyılların hoşgörü başkenti Saray Bosna, bugün görülmemiş zulmün kurbanı ve insanlık felaketinin mekanıdır.Yaşama ve özgürlük hakkını korumak için halkımız kanlı bir bedel ödedi.”      </p>
<p>      1992-1995 yıllarında dünyada bir insanlık ayıbı işlendi.Medeniyetin beşiği Avrupa’nın(!) ortasında, sadece Müslüman olduğu için bir milletin kıyımına göz yumuldu.Duyarsız kalındı.Bosna Hersek’te genç kızların namusları kirletildi.Savaşta 50 bin kadın tecavüze uğradı.35 bin çocuk katledildi.İbadet haneler yıkıldı, tarihi eserler yok edildi.Yakın tarihimizin bu karanlık yılları utanç sayfaları olarak hatırlanacaktır.</p>
<p>      11 Temmuz 1995 de yaşanan Srebrenitsa katliamının 13. yıl dönümü dolayısıyla TRT’nin yapmış olduğu “Mavi Kelebeğin İzinde” belgeselini üzüntüyle izledik.</p>
<p>      Toplu mezarlardan çıkarılan 300 soykırım kurbanı için düzenlenen törenlerle Bosna dramı bir kez daha yaşandı izleyenlerce…</p>
<p>      Hikayesi çok gariptir ;</p>
<p>      Bosna ve Kosova’da ki katliamlarda öldürülen sivillerin gömüldüğü toplu mezarların yeri bilinmiyormuş.Pek çoğunun halen bilinmediği gibi…</p>
<p>      Bu güne kadar toplu mezar bulma ile ilgili insanların kullandıkları yöntemler pek işe yaramamış.Ancak mevcut coğrafyanın bazı bölgelerinde kelebek nüfusunda ciddi bazı artışlar dikkat çekmiş bu bölgeyi inceleyen uzmanlar bu bölgedeki bitki örtüsünün de zenginleştiğini fark etmişler.Bunun nasıl olduğunu anlamak için araştırma yaparlarken bu yerlerin altındaki toplu mezarlara ulaşmışlar.Orada açan çiçeklere ölüm çiçekleri adı verilmiş.Sadece toplu mezarların olduğu yerde açan bir çiçek ve o çiçeklere konan mavi kelebekler…</p>
<p>      Bosnalılar bu kelebekleri ve çiçekleri takip ederek 300’e yakın toplu mezarı ortaya çıkarmışlar.</p>
<p>      11 Temmuz 1995 Srebrenitsa vahşetinde en büyük günah orada bulunan Hollandalı ve Fransalı Birleşmiş Milletler askerlerinindir.Müslümanların silahlarını ellerinden almışlar, ağır silahlarla donanmış Sırp çetelerinin soykırım yapmalarına ise seyirci kalmışlardır.</p>
<p>      İşte içlerine girmek için can attığımız sömürgecilerin çifte standartı.Türkiye’yi aslı olmayan Ermeni iftirası ile mahkum etmek isterlerken, gözleri önünde işlenen insanlık dramını görmezden gelmişlerdir.</p>
<p>      Bununla da kalmamışlar Azeri Türklerine karşı yapılan Hocalı katliamını, Kerkük Karabağ katliamını, Kıbrıs da Rumların yaptığı katliamları, Rusların Kafkaslarda yaptıklarını görmezden gelmişlerdir bu batılı sömürgeciler.</p>
<p>      Elbette geçmişin acı günlerini unutmamak ve geleceğe güvenle bakmak lazımdır.Ancak araba sürerken öne bakacağız ama kaza yapmamak içinde arada arkaya da bakacağız.</p>
<p>      Yakın tarihte Avrupa medeniyetinin olduğu yerde yaşanan bu tarihi olayların bize vereceği dersler olmalıdır.Daha çok çalışmalıyız daha güçlü olmalıyız daha bilinçlenmeliyiz.Bu gücü alacağımız yer de tarihte yaşananlar olmalıdır.Çünkü ağacın gücü ve ürün bereketi onun köküyle ilgilidir.</p>
<p>      Tarihe duyarlı bir nesil yetiştirmek için, unutturulmaya çalışılan gerçekleri unutturmamak için, yüreklerdeki bu sessiz acıya ortak olmak için ve hafızalarda taze tutmak için insanları ağlatan “Mavi Kelebeğin İzinde” belgeselinin yılın her 11 Temmuzunda TRT tarafından milletimize seyrettirilmesi milli benliğimize ve kültürümüze yapılan en büyük hizmet olacaktır.</p>
<p>      İbret vesikası bir belgesel hazırlayarak 24 saat kesintisiz yayın yapıp duyarlılığını gösteren TRT ye teşekkür ediyor, alkışlıyoruz…</p>

    ]]></content>
  </entry>
  <entry>
    <title>Dikili den selam</title>
    <link rel="alternate" type="text/html" href="http://www.edirnetv.com/koseyazilari/naci-konyar/dikili-den-selam" />
    <id>http://www.edirnetv.com/koseyazilari/naci-konyar/dikili-den-selam</id>
    <published>2008-08-27T12:01:50+03:00</published>
    <updated>2008-08-28T11:45:40+03:00</updated>
    <author>
      <name>Naci Konyar</name>
    </author>
    <summary type="html"><![CDATA[<p>Hayatın en manidar mevsiminin hazan olduğu, onun yaz mevsimini karşılama ve uğurlama gibi bir şerefi ifa ettiğini söyleyenler aslında yaz mevsimine de ayrı bir kıymet biçmişlerdir.<br />
Her mevsimin kendine has bir güzelliği olsa da. A.Turan Alkan Güz Gazeli’nde bu mevsim için;<br />
“Gözde fer, canda kuvvet, tende cila ve dimağda tatmin lezzetlerin parıldadığı yaşların ötedeki adıdır yaz…” der.</p>

    ]]></summary>
    <content type="html"><![CDATA[<p>Hayatın en manidar mevsiminin hazan olduğu, onun yaz mevsimini karşılama ve uğurlama gibi bir şerefi ifa ettiğini söyleyenler aslında yaz mevsimine de ayrı bir kıymet biçmişlerdir.</p>
<p>     Her mevsimin kendine has bir güzelliği olsa da. A.Turan Alkan Güz Gazeli’nde bu mevsim için;</p>
<p>      “Gözde fer, canda kuvvet, tende cila ve dimağda tatmin lezzetlerin parıldadığı yaşların ötedeki adıdır yaz…” der.</p>
<p>       Öncelikle bu yaz günlerinde DİKİLİ gibi sakin, yabancı turistin olmadığı, orta tabaka insanımızın tatil yaptığı küçük şirin bir Ege kasabasında gördüğüm güzellikleri paylaşmaya imkân bulamadığım dostların yokluğunda tatil geçirmenin ufaktan vicdan azabına yol açtığını bilmenizi isterim…</p>
<p>       16 Ağustos 2008 günü akşamı halk müziği sanatçısı Esat Kabaklı konserini izledik. Edebiyata aşina olanlar Esat Kabaklı’nın soyadından Şeyhül Muharrinin Ahmet Kabaklı’yla olan akrabağlığını ve dolayısıyla Elazığ Harput yöresinden olduğunu bilirler.</p>
<p>       Her yıl olduğu gibi bu yıl da Türk halk müziği sanatçımız Esat Kabaklı tatilini geçirdiği DİKİLİ de türkü severlere bir yaza veda konseri verdi. Sanatçı yazlığının bulunduğu sitede tatil başlangıcı ve tatil bitimi gündüzleri oyunla zaman öldürdüğü çay bahçesinde konser vermeyi geleneksel hale getirmiş. </p>
<p>       Bu yaz da 16 Ağustos akşamı onu çay bahçesinde mütevazı sahnesinde sazı ve sesiyle dinleme mutluluğunu yaşadık. Yurdumuzun değişik yörelerine ait türküler sazı ve tok sesiyle söyleyen sanatçıya zaman zaman konuklarda eşlik ettiler. </p>
<p>       Türkü arlarında doğup büyüdüğü yörenin Harput Göllübağ’ın anılarını, aile bireylerini, tanıdıkları şiir diliyle anlattı. Kırk yıl öncesine gitti. Bu gün bulamadığımız kaybettiğimiz değerleri anlattı. Bazen hüzünlü bazen nostaljik bazen herkesin ayak ellerini oynattığı kıvrak havalar çaldı söyledi sazıyla… Sanatçı bizleri türkülere doyurup hüzünlendirirken güldürmeyi de ihmal etmedi. Kendi yöresinden yörenin şivesiyle fıkralar anlattı. </p>
<p>      Elazığlı nüfus müdüresinin bir Elazığ gecesinde anlattığı fıkrayı sizlerle paylaşmak istiyoruz. </p>
<p>       Nüfus cüzdanlarının değiştirilmesi zorunluluğu olduğu zamanlarda nüfus dairesine yanlarında çocuğuyla birlikte iki kişi gelir. Bay önde bayan arkada bay siyah takım elbiseli, iriyarı pala bıyıklı bir adam elindeki iki nüfus cüzdanını müdüre hanıma verir. Müdüre hanım nufus cüzdanlarını alır bakar ve adamın bayanla evli almadığını anlar ve onlara haydi buraya gelmişken fotoğraf çektirin gelin ve nikahınızı yapalım cüzdanlarınızı öyle veriyim deyince adamın suratı asılır ve kadında mahcup olur. Giderler ve birkaç saat sonra tekrar gelirler bu defa bayan önde ve bey arkadadır. Müdüre hanım sorar; </p>
<p>-	Resimleri getirdiniz mi?  </p>
<p>Bayan sıkılarak müdüre hanıma biz nikah olmak istemiyik, deyince müdüre hanım sorar: </p>
<p>-	Niçin </p>
<p>     Bayan Elazığ yöresinin şivesiyle cevap verir.</p>
<p>-	Nikâh aşkı öldiriyi…</p>
<p>Sanatçının anlattığı bir başka fıkrada Harput’tan…Yolyemez Nazmi… 1980 öncesi Harput’un dayısıdır. Yolyemez namını yolda yürürken arabalara yol vermemesinden almış. Palabıyık, yumurta topuk, çeket omuzda tespih elde bir kabadayı tip…<br />
Murat 124’lerin hükmü şahsiyetini sürdürdüğü o yıllarda bir gün Harput’un bir caddesinde Yolyemez Nazmi’ye Murat 124 taksi çarpar Yolyemez Nazmi yere yuvarlanır. Çeketi bir yana topuklu ayakkabılar bir yana tespih yerlerde. Murat 124’ün şöförü telaşla iner. Yerde yatmakta olan Nazmi Dayıya korkuyla yaklaşır.</p>
<p>-	Nazmi dayı bir şeyin yok ya…</p>
<p>-	Kardaş bende bir hasar yok, arabada bir hasar varsa ödiyek…</p>
<p>            Sanatçı Esat Kabaklı bu yaşanmış fıkra gibi olayı anlattıktan sora Yolyemez Nazmi için bestelediği türküyü söyledi.</p>
<p>Mini konser konukların türkü isteklerinin yerine getirilmesi ile sona ererker konuklar para almadan adım atmayan sanatçıları hatırlayıp mütevazı çay bahçesinde tatilcilere yaz boyunca hemde iki defa bedava konser veren Esat Kabaklı'yı yüreklerinin ayrı bir köşesine koydular ve de ekranda gördüklerinin dışında da sanatçılarımızın varlığından kıvanç duydular.  </p>
<p>      Tatil yapabilme ayrıcalığı ve dostlardan ayrı kalmış bir tatil yapmanın ızdırabı arasında asılı kalmış bir tatilin kelimelerle ifadesi bu kadar yapılabilir.</p>
<p>         Daha iyi tatillerin sizlerin olması dileğiyle DİKİLİ’den selam ve sevgiyle.</p>

    ]]></content>
  </entry>
  <entry>
    <title>Travma</title>
    <link rel="alternate" type="text/html" href="http://www.edirnetv.com/koseyazilari/naci-konyar/travma" />
    <id>http://www.edirnetv.com/koseyazilari/naci-konyar/travma</id>
    <published>2008-06-30T18:14:07+03:00</published>
    <updated>2008-06-30T18:14:07+03:00</updated>
    <author>
      <name>Naci Konyar</name>
    </author>
    <summary type="html"><![CDATA[<p>Kişiye değil, kişinin eylemine tavır… “Ne ahlaksız adam” değil, ne kötü ahlak!... Fail değil, Fiil…<br />
Nezaket ve Nezafet bu bizim dünyamızda…<br />
Bizim kültürümüz “Hiç bir ayıp söz ve hayasız iş yoktur ki, insanın kıymetini alçaltmasın.Hiç bir haya yoktur ki, insanın değerini artırmasın;<br />
Eğer bu fiilin faili bir devlet adamı ise yaralanan sadece insanlık kıymeti olmuyor, devletin mehabeti de yara alıyor.</p>

    ]]></summary>
    <content type="html"><![CDATA[<p>Kişiye değil, kişinin eylemine tavır… “Ne ahlaksız adam” değil, ne kötü ahlak!... Fail değil, Fiil…</p>
<p>      Nezaket ve Nezafet bu bizim dünyamızda…</p>
<p>      Bizim kültürümüz “Hiç bir ayıp söz ve hayasız iş yoktur ki, insanın kıymetini alçaltmasın.Hiç bir haya yoktur ki, insanın değerini artırmasın;</p>
<p>      Eğer bu fiilin faili bir devlet adamı ise yaralanan sadece insanlık kıymeti olmuyor, devletin mehabeti de yara alıyor.</p>
<p>      İnsanın değeri de değersizliği de dilimin altındadır.Bu sebeple atalarımız az söylemeli, öz söylemeli, kararında söz söylemeli demişler…</p>
<p>      Ne hazindir ki bela da insanın başına sözü üzerine geliyor…</p>
<p>      Devlet adamı, sözüne, sinirine, nefsine hakim olan adamdır.Milletin vekili, devlet adamı demek “SÖZÜNÜ BİLEN” adam demektir.</p>
<p>      Bu güne kadar Türkiye’de politikacı denince ince ve manalı konuşan, yalan söylemeyen, densizlik etmeyen adam akla gelirdi.</p>
<p>      Devlet, politika adamının zaafları olabilir.Demagoji, dengesizlik hakkı da olsa devlet adamı bu hakkını 70 milyon vatandaştan en son kullanması gereken adam olmalıdır.</p>
<p>      İlke olarak devlet adamı, millet vekili seviyeli olmak zorundadır.</p>
<p>      Bir köşe yazarının Atatürk devrimlerinin millette travma yarattığının ileri sürerek eleştiri yapması normal karşılanabilir.Ama TBMM’ne yemin ederek gelmiş bir de iktidar partisinin 2nci adamı konumunda olan bir zatın devrimler millette travma yarattı demesi hoş karşılanamaz.Çünkü onun konumu o devrimleri eleştirmek değil, devrimlere sahip çıkmaktır.</p>
<p>      Atatürk devrimleri travma yarattı sözlerinin ardından kendisi eleştirenlere “Devrim kanunlarını okudularsa eşek gibi anırırım” sözü de bir devlet adamına yakışmamıştır.Devletin mehabetine uygun düşmemiştir.</p>
<p>      Gelenekçi ve muhafazakar olduğu bilinen bir partinin 2. adamı tarihte yaşanan bir kıssayı okumuş olmalıdır.</p>
<p>      Eski zamanın devlet adamlarının çoğunda bir mehabet-i devlet duygusu varmış.</p>
<p>      O zamanların bir valisi, mektupçusu ile birlikte, birkaç günlük bir teftiş yolculuğundan sonra evine dönünce, merdiven başında kimsenin bulunmadığını tetkik ettikten ve kapıları da iyice kapattıktan sonra kendi kendine kahkahalarla gülmeye başlamış.Mektupçu şaşırmış.Vali, cevap olarak:</p>
<p>      “Hatırlar mısın? Hani biz bir çayırda arabayla geçerken, bir boğa çıkageldi.</p>
<p>      Köylü, korkudan nasıl badi badi koşmaya başlamıştı.”  deyince mektupçu:</p>
<p>      “Aman efendim, bu hadise olalı yirmi gün geçti.”  Demiş. Vali de şöyle cevap vermiş:</p>
<p>      “Evet, kendimi zorla tutmuştum. Ya tutmamış olsaydım da, herkes benim kahkahalarla güldüğümü görselerdi.Vali paşa gülmekten katılıyor, diye düşünmez miydi? Ya mehabet-i devlet ne olacaktı?”</p>
<p>      Mazide devletin mehabetine leke getirmemek için gülmekten çekinen ancak yirmi gün sonra evinde gülebilen bir Osmanlı valisi…</p>
<p>      Bu gün mesai arkadaşları için “ Mecliste bir çok eşeği eşeklikten kurtardım” diyebilme düzeyine gelen devlet ricali…</p>
<p>      Vitrindeki adamlar özellikle de devlet adamları ne söyleyeceklerinden ziyade ne söylememeleri gerektiğini iyi bilmelidirler.</p>
<p>      85 yıllık Cumhuriyet tarihinde geldiğimiz şu manzaraya bakarak, 600 yıllık bir imparatorluğu ayakta vakarla tutmanın esrarını iyi yorumlamalıyız. </p>
<p>      Mehabet-i devlet – Devletin heybeti, ululuğu, büyüklüğü karşısında duyulan saygılı korku.</p>
<p>      Vakar- Onurlu olma, onuru koruma.</p>

    ]]></content>
  </entry>
  <entry>
    <title>Güneş batmadı</title>
    <link rel="alternate" type="text/html" href="http://www.edirnetv.com/koseyazilari/naci-konyar/gunes-batmadi" />
    <id>http://www.edirnetv.com/koseyazilari/naci-konyar/gunes-batmadi</id>
    <published>2008-06-28T12:35:09+03:00</published>
    <updated>2008-06-28T12:35:09+03:00</updated>
    <author>
      <name>Naci Konyar</name>
    </author>
    <summary type="html"><![CDATA[<p>Edirne televizyonunun yazarlar köşesinde Melih hocamızın “DYP’nin 25. yılında” başlığıyla kaleme aldığı yazısında yıllarca Türk siyasetinde var olmuş, ülke yönetiminde söz sahibi olmuş bir partinin kuruluş yıldönümü törenine 150 bin nüfuslu Edirne’den 19 kişi katıldı haberi bizleri yıllar önce Edirne’de yaşanmış bir siyasi hatıraya götürdü…<br />
Menderesin avukatı Talat Asal anlatıyor:</p>

    ]]></summary>
    <content type="html"><![CDATA[<p>Edirne televizyonunun yazarlar köşesinde Melih hocamızın “DYP’nin 25. yılında” başlığıyla kaleme aldığı yazısında yıllarca Türk siyasetinde var olmuş, ülke yönetiminde söz sahibi olmuş bir partinin kuruluş yıldönümü törenine 150 bin nüfuslu Edirne’den 19 kişi katıldı haberi bizleri yıllar önce Edirne’de yaşanmış bir siyasi hatıraya götürdü…</p>
<p>      Menderesin avukatı Talat Asal anlatıyor:</p>
<p>      “İhtilalden sonra yapılan 1961 seçimlerinde Edirne’den milletvekili adayıyım.Keşan,İpsala,Enez’i de içine alan bir program yaparak Uzunköprü’ye intikal etmiştim.Uzunköprü’de uzun yıllar DP den belediye başkanlığı yapmış rahmetli tam dört dörtlük bir dava adamı Mustafa Soykan vardı.Rahmetli Soykan daima ya siyah ya koyu lacivert elbise giyer.Kolalı beyaz gömleği o renklerde kravat takar ve de koyu lacivert ya da siyah şapka kullanırdı.Onun çok yakın bir arkadaşı vardı.Tatar Tahsin Ağa… </p>
<p>      Tahsin Ağa kısacık boylu, tıknaz, kırmızı yüzlü, başında birkaç tel saçı olan son derece esprili, akıl küpü bir partiliydi.Bütün bir seçim mücadelesi boyunca sabahın köründen gece yarısına kadar benim yanımdan ayrılmazdı.Hali vakti epeyce yerindeydi.Jipi kamyonları ve kömür ocakları vardı.Babadan kalma hali vakti yerinde olanlardandı.Seçim mücadelesinin son gününden bir gün önceydi.O Cuma gecesi Uzunköprü de büyük bir kapalı salon toplantısı düzenlemiştik.Çok kalabalıktı.Mustafa Soykan dan sonra ben konuştum.Uzunca, iyi, heyecanlı, bir miktarda duygulu bir konuşma yapmıştım.Toplantı bitmişti.Arkadaşlar bir şeyler yiyelim dediler.Tahsin Ağa yı aradık, yoktu.Arattık bulamadık.Yemekten sonra otele geldim.Tahsin Ağa uğradı mı diye sordum, uğramadı dediler.Hangi saatte gelirse gelsin bana haber verin dedim.</p>
<p>      Hava ışıyordu.Beni uyandırdılar.Tahsin Ağa geldi, dediler.Acele giyinip yanına geldim.Çay içiyordu.Merak ettiğimizi, nereye gittiğini sordum.Tatar Tahsin başını öne eğip gözlerini yere dikerek anlatmaya başladı:</p>
<p> .  - Beyağa, dedi.Sen beyefendiyi müdafaa ettin.Senin adayımız olduğunu duyunca sevinçten uçtum.Beyefendiyi son göreni görmüş olmanın sevincindeydim.Cesur bir adam giriyor her şeyi vatandaşa açıklar, söyler dedim.Seninle dolaştım.Her gittiğin yere gittim.Seni dinledim.Sen 1950 ye kadar geliyor, sonra 1960 a uçuveriyordun.Partimizin 1950-60 arasında yaptıklarını anlatmıyordun, anlatamıyordun.Validen, kaymakamdan, savcıdan çekiniyordun.Ben ise senin gibi, cesur dediğim insana bunu yakıştıramıyordum.Haklıydın ama ben böyle düşünüyordum.Bu gece son gece, belki anlatır diye bekledim, gene anlatmadın.Ben de bindiğim gibi jipe gündoğdu (ayçiçeği) tarlalarına gittim.Mehtap vardı, hafif rüzgar esiyordu.Jipin üstüne çıktım.Gündoğduları insan gibi gördüm.Rüzgar esince gündoğduların başları birbirlerine vurdular, beni alkışladılar.Özür dilerim vatandaşlarım, geciktim dedim ve sonra DP’yi anlattım.DP’nin yaptığı yolları, fabrikaları, barajları, okulları, camileri, hepsini hepsini anlattım.İçimin zehirini döktüm.Gündoğdular beni alkışladı.Oraya gittim, oradan geliyorum…”<br />
Tatar Tahsin ilave etti:</p>
<p> .  - Bu Mustafa Soykan var ya, dedi.Belediye bandosunu o kurdu.27 Mayıstan sonra onu aldılar,kurduğu bandosunu çaldırarak hapse götürdüler.Ben de üzüntümden kendimi bizim evin çatısına hapsettim.Soykan 30 gün valinin emriyle hapiste yattı, ben de çatıda yattım.O tahliye oldu, ben de kendimi tahliye ettim.<br />
Kendi kurduğu bandosuyla hapishaneye gönderilen belediye reisi gördün mü sen hiç?</p>
<p>      Evet işte “946 ruhu” Tatar Tahsin Ağadır.</p>
<p>“946 ruhu” hapsedilen dava arkadaşından dolayı kendisini de hapseden Tatar Tahsin ağadır.</p>
<p>Şimdi partinin halini soruyorsanız rahmetli gazeteci Şakir Süter cevaplamıştı:</p>
<p>“ Bir siyasi geleceğin, bir inancın sağlam duruşlu mutemet adamlarının üvey evlat muamelesi gördüğü, yabancıların istilasına uğramış, köklü siyasi geleneklerin gerçek temsilcilerinin yok sayıldığı bir ortamda iki kelimelik söz var: GEÇMİŞ OLSUN</p>
<p>Evet 1946 ruhlu sağlam duruşlu mutemet adamlarda vefa vardı sadakat vardı.</p>
<p>Şimdi Vefa İstanbul’da bir semt adı olarak yaşıyor.Sadakat mi ?...olsa olsa o da bir apartmana isim olmuştur.</p>
<p>Bu koca kalabalığın nereye gittiğini de soracak olursanız onun da cevabını eski liderimiz Süleyman Demirel vermişti:</p>
<p>“ Amasya tabiriyle bu millet gıcılayan kağnıya binmeyi sever.”</p>
<p>      Vefa ve Sadakatten gıcılayan kağnıya…</p>
<p>İşte siyasette geldiğimiz nokta…</p>

    ]]></content>
  </entry>
  <entry>
    <title>Denizyıldızı hikayesi ve işsizlerimiz</title>
    <link rel="alternate" type="text/html" href="http://www.edirnetv.com/koseyazilari/naci-konyar/denizyildizi-hikayesi-ve-issizlerimiz" />
    <id>http://www.edirnetv.com/koseyazilari/naci-konyar/denizyildizi-hikayesi-ve-issizlerimiz</id>
    <published>2008-06-24T13:36:33+03:00</published>
    <updated>2008-06-24T13:36:33+03:00</updated>
    <author>
      <name>Naci Konyar</name>
    </author>
    <summary type="html"><![CDATA[<p>Deniz Yıldızı hikâyesini bilirmisiniz. Adam deniz kenarında kıyıya vuran binlerce denizyıldızından eline geçirebildiklerini, hayatlarını sürdürebilsinler diye denize doğru fırlatırmış. O sırada bu durumu şaşkınlıkla izleyen bir başkası, denizyıldızlarını denize atan adama:<br />
<ul class="easylist"><li> Sahilde bunlardan binlercesi varken birkaç tanesini denize atmak neyi değiştirir ki? deyince;<br />
</li></ul>
Adam denize atmak üzere elinde bulunan deniz yıldızını göstererek cevap verir..<br />
<ul class="easylist"><li> Bunun için çok şey değişir.</p>
</li></ul>

    ]]></summary>
    <content type="html"><![CDATA[<p>Deniz Yıldızı hikâyesini bilirmisiniz. Adam deniz kenarında kıyıya vuran binlerce denizyıldızından eline geçirebildiklerini, hayatlarını sürdürebilsinler diye denize doğru fırlatırmış. O sırada bu durumu şaşkınlıkla izleyen bir başkası, denizyıldızlarını denize atan adama:</p>
<p>     - Sahilde bunlardan binlercesi varken birkaç tanesini denize atmak neyi değiştirir ki? deyince;</p>
<p>     Adam denize atmak üzere elinde bulunan deniz yıldızını göstererek cevap verir..</p>
<p>     - Bunun için çok şey değişir.</p>
<p>     Evet sorumluluk duygusu budur. İçinde yaşadığı toplumun bir ferdi olarak onun derdiyle dertlenip elinden geleni yapabilmek… Yapabileceğiniz kadar, gücünüzün yettiği kadar ve samimi çaba göstererek…</p>
<p>     Denizyıldızı hikâyesini şunun için hatırlattık. Ülkemizde 53’ü devlet 24’ü vakıf olmak üzere 77 Üniversitemiz var.Şimdi üniversitesi olmayan her ilimize bir üniversite açılması düşünülüyor. İlim, irfan övünülecek şeyler ancak üniversiteyi kazanmanın zorluğu yanında, mezuniyetten sonra asıl zorluk mezun olan gençlerimize iş bulmada. İşsizlik büyük felaket. İşsiz insan sahile vurmuş yaşamada zorluk çeken denizyıldızı gibidir. Bu gün Türkiye’de mevcut eğitim sistemimiz “İşsiz Üniversite mezunları” üretmektedir.</p>
<p>     En gözde meslek sahiplerinden biri olan doktorlar bile işsizlik tehdidi ile karşı karşıyadır. Ülke genelinde ise 35 bin Ziraat Mühendisi işsizdir. 10 bin maden mühendisinin 4 bini, 10 bin Jeoloji Mühendisinin 5 bini işsiz. İşsiz mühendis ve mimar sayısının 50 bin olduğu tahmin ediliyor. Binlerce kimyager, fizik, biyoloji, matematik, felsefe sosyoloji, tarih psikoloji bölümü mezunu işsizdir. Çıkış yolu arayan işsiz gençler semt pazarlarında işportacılık yaparak geçimlerini sağlamaya çalışıyorlar. </p>
<p>     Ve işin en ilginç yanı 1 milyonu aşan hane halkı reisi işsizdir. Hane reisinin işsiz olduğu bir evin saadetinin ne olduğunu varın siz düşünün…</p>
<p>     İnsanları bireysel yardımlara köle bırakan sosyal politikalar, yiyecek, kömür, para, eğitim, barınma yardımları gibi insanları minnet duygusundan yakalama ve onu yaşam boyu “adamı” yapma politikaları işsizliğin çaresi olamaz. Bu insanları fakirleştirdiğimizin itirafı olur. Bu fakir millete ne zamana kadar balık verebiliriz. Çare balık tutmayı öğretmektir. Elbette yardım etmek sevaptır ama yoksulluğa karşı savaş hayır işleriyle kazanılamaz…</p>
<p>     Sözün burasında Atatürkümüzün bir özdeyişini hatırlatmak istiyoruz.</p>
<p>     “Çalışmadan, öğrenmeden, yorulmadan rahat yaşamayı alışkanlık haline getirmiş milletler, evvela haysiyetlerini, sonra hürriyetlerini ve daha sonra da istikballerini kaybetmeye mahkûmdurlar.”</p>
<p>     İşsizliğin ortaya çıkardığı sorunlar sadece ekonomik sorunlar değildir. Sosyal, siyasal ve toplumsal boyutu da vardır. Bu ülke geçen seçimde, hiçbir siyasi geçmişi olmayan seçime ilk defa katılan bir siyasi partimizin ekmek arası döner, yanında ayran kola dağıtarak baraja yakın oy almasını iyi yorumlamalıdır.</p>
<p>     İşsizlik gibi bir çaresizliği yaşayan insanları ekonomi iyi, enflasyon tek haneli rakamlarda, makro göstergeler mükemmel diyerek ikna etmek zordur. Hal böyleyse vatandaşın neden her geçen gün daha zor şartlar altında yaşıyoruz sorusuna cevap aranmalıdır. İşsiz vatandaşlarımız soruyor. Türkiye büyüyorsa, ekonomi bu kadar iyiyse biz neden bunun en küçük belirtisini göremiyoruz, iş bulamıyoruz…</p>
<p>     Bu nedenle üniversite sistemimiz, istihdam imkânları göz önünde bulundurularak yeniden gözden geçirilmeli, diplomalı işsizler yetiştiren üniversiteler yerine yeni istihdam alanları açılmalıdır.</p>
<p>     Ülkeyi yönetenler, denizyıldızlarını suya kavuşturma duyarlılığı içinde, işsizlere iş imkânı sağlayacak olan sosyal politikaları tez elden yaratmalıdırlar…</p>

    ]]></content>
  </entry>
  <entry>
    <title>Fatih Terimi seviyoruz</title>
    <link rel="alternate" type="text/html" href="http://www.edirnetv.com/koseyazilari/naci-konyar/fatih-terimi-seviyoruz" />
    <id>http://www.edirnetv.com/koseyazilari/naci-konyar/fatih-terimi-seviyoruz</id>
    <published>2008-06-20T10:14:03+03:00</published>
    <updated>2008-06-23T15:48:04+03:00</updated>
    <author>
      <name>Naci Konyar</name>
    </author>
    <summary type="html"><![CDATA[<p>İnsan fıtratının eleştiriden hoşlanmadığı bir gerçektir.<br />
O nedenle akil adamlar eleştirinin ilim kafasıyla ve garezden sıyrılmış bir kalp ile yapılırsa güzel olacağını söylemişlerdir.<br />
Fatih Terim’in Çek Cumhuriyeti galibiyetinden sonra düzenlediği Basın Toplantısında bazı spor yazarları için söyledikleri, ona ve futbolcularına yapılan eleştirilerin garezden sıyrılmış bir kalp ile yapılmadığına duyulan  tepkinin sonucudur.</p>

    ]]></summary>
    <content type="html"><![CDATA[<p>İnsan fıtratının eleştiriden hoşlanmadığı bir gerçektir.<br />
O nedenle akil adamlar eleştirinin ilim kafasıyla ve garezden sıyrılmış bir kalp ile yapılırsa güzel olacağını söylemişlerdir. </p>
<p>Fatih Terim’in Çek Cumhuriyeti galibiyetinden sonra düzenlediği Basın Toplantısında bazı spor yazarları için söyledikleri, ona ve futbolcularına yapılan eleştirilerin garezden sıyrılmış bir kalp ile yapılmadığına duyulan  tepkinin sonucudur. </p>
<p>Onulmaz bir hastalığın çaresini bir Türk Hekimi bulsa, kimse bu başarı için Türk bayrağını kapıp konvoy yapmaz. Dünyanın ilgisini çekecek bir buluşun mucidi bir Türk olsa, ülkenin her tarafında sözleşmişçesine toplanmış coşkulu kalabalıkları göremezsiniz. Ancak futbol denen bu oyun insanları sokağa döküyor. </p>
<p>    İşte Fatih Terim’de bunu yapmıştır...</p>
<p>Ziya Paşa’nın bir terkib-i Bend-i vardır:</p>
<p>Erbab-ı Kemal-i çekemez nakıs olanlar </p>
<p>Zira incinir dide-i huffaş ziyadan.</p>
<p>Bugün ki söyleyişle;</p>
<p>Noksan insanlar hünerli insanları çekemez, çünkü gece kuşunun<br />
gözleri ışıktan rahatsız olur.</p>
<p>İşte Fatih Terim’de bazı spor yazarı denen spordan geldiği halde geçmişinde hiç bir başarı kazanamamış, bir gazete köşesinde eline verilen kalem ile başarılı insanlara mürekkep lekesi sürmeye kalkışan gece kuşlarının gözlerini başarı ışığı ile rahatsız etmiştir.</p>
<p> Düşünüyoruz, hatırlamaya çalışıyoruz. Türkiye dış basında,<br />
yabancı Tv’lerde ne zaman birinci haber olmuştur. </p>
<p>Ya Papa’ya suikast yapılınca ya da Ermeni terörü artınca. </p>
<p>Dünya televizyonlarında şu on günde şovumuzu bize çok görmesinler ne olur. Biz kadersiz bir milletiz ki yıllardır sporda, siyasette, ticarette, sanatta yeni bir adım atıp birinci haber olamamışız. Ancak ihtilâlde, terörde, yangında, selde, zelzelede yani felâkette dünya TV’lerine konuk olmuşuz.</p>
<p>Şimdi Avrupa’nın ilk sekiz takımından biriyiz. Çeyrek finaldeyiz.</p>
<p>Avrupalı bile heyecanlı. Gözler üzerimizde. Ve izleniyoruz...</p>
<p>Şunun zevkine varmamıza lütfen izin veriniz.</p>
<p>Bu güzelliğin yaratıcıları on bir deli yürek ve onların<br />
ateşleyicisi Fatih Terim’dir.</p>
<p> Hangi antrenör Fatih Terim kadar maçları sahadaki futbolcusuyla birlikte yaşıyor. </p>
<p>Maçtan sonra alnında boncuk boncuk terler, gömleği sırılsıklam<br />
olmuş Fatih Terim’den başka bir  antrenör hatırlıyor musunuz?</p>
<p>Spor yazarlarının görevi elbette eleştiridir. Bir takıma moral vermek gibi görevleri de olamaz. Ancak spor yazarlarının objektif olma zorunlulukları vardır. </p>
<p>Son yıllarda toplumsal bir hastalığa yakalandık. Ölü seven bir<br />
toplum olduk. Yaşayan insanları önemli saymıyoruz. Onları başarılı olsalar da eleştiriyoruz. Dar ağaçları kuruyoruz. Yerden yere vuruyoruz. Kirli çamaşırlarını döküyoruz, onlarla ilgili bir takım dedikodular yazıyor ama öldüklerinde “şöyle güzel insandı, böyle güzel insandı” diyoruz. </p>
<p>Ölülerle ilgili güzel şeyler söylüyor ve yazıyoruz.</p>
<p> Evet yaşayanların hakkını teslim etmek zorundayız. Bu hak Fatih Terim’e de verilmelidir. Çünkü o, küreyi, yöreyi ve töreyi bilen, insanları yönetecek çapta bir orkestra şefidir.</p>
<p> Son yıllarda başarılı insanlar için anlatılan bir öykü vardır. </p>
<p>“Yol kenarında çalışan taş yontuculardan birine sormuşlar: </p>
<p>-Ne yapıyorsunuz?</p>
<p>Yanıtı: “Taş yontuyorum” olmuş.</p>
<p> İkincisi aynı soruya: “Duvar örmek için taş yontuyorum cevabını vermiş.” </p>
<p>Bir diğerinin yanıtı: “BİZ BURADA KATEDRAL İNŞA  EDİYORUZ”<br />
olmuş.</p>
<p> İşte Milli Takımımızın başarısının baş mimarı Fatih Terim,<br />
yıllarca yontmakta olduğu taşları azim, sabır, kararlılık, disiplin, alın teri, paylaşma, arkadaşlık harcıyla yerli yerine oturturken, herkesin hayranlığını kazanacak taş gibi bir Milli Takım inşa ederek başarılı olmuş, yetmiş milyonu bu başarının gururuna ortak etmiştir. </p>
<p>Onun basın toplantısındaki haklı feryadını “Fatih Hoca imparatordu. Diktatörlüğe gidiyor” şeklinde değerlendirenlere en güzel cevabı millet vermiştir. Çünkü bizim milletimiz, diktatörlerin başarılarını bayrakla kutlamaz.</p>
<p>Seni seviyoruz Fatih Hoca...</p>
<p>Başarıların daim olsun...</p>

    ]]></content>
  </entry>
  <entry>
    <title>Doğaya Dokunmayın</title>
    <link rel="alternate" type="text/html" href="http://www.edirnetv.com/koseyazilari/naci-konyar/dogaya-dokunmayin" />
    <id>http://www.edirnetv.com/koseyazilari/naci-konyar/dogaya-dokunmayin</id>
    <published>2008-06-17T12:35:21+03:00</published>
    <updated>2008-06-17T12:35:21+03:00</updated>
    <author>
      <name>Naci Konyar</name>
    </author>
    <summary type="html"><![CDATA[<p>“Acemi hizmetçi elinde kalmış ütü bezi gibi yirmi yerinden yanan memleket coğrafyasının güve üşmüş samur kürke dönen felaketli manzarası karşısında artık dalgın ve şaşkınım” sözlerini “Kirpinin Dedikleri” kitabında Refik Halit Karay söylüyor.<br />
Bizlerde memleket coğrafyasının felaketli manzarası karşısında şaşkınız.Ülke toprakları kimi şehirlerimizde Hidroelektrik santralleriyle (HES), kimi yörelerde maden arama çalışmaları ile, kimi de nükleer santraller ile yerli ve yabancı çok uluslu şirketler tarafından tahrip ediliyor.</p>

    ]]></summary>
    <content type="html"><![CDATA[<p>“Acemi hizmetçi elinde kalmış ütü bezi gibi yirmi yerinden yanan memleket coğrafyasının güve üşmüş samur kürke dönen felaketli manzarası karşısında artık dalgın ve şaşkınım” sözlerini “Kirpinin Dedikleri” kitabında Refik Halit Karay söylüyor.<br />
Bizlerde memleket coğrafyasının felaketli manzarası karşısında şaşkınız.Ülke toprakları kimi şehirlerimizde Hidroelektrik santralleriyle (HES), kimi yörelerde maden arama çalışmaları ile, kimi de nükleer santraller ile yerli ve yabancı çok uluslu şirketler tarafından tahrip ediliyor.<br />
Şimdi Karadeniz’in gür akan suları üzerinde bir oyun oynanıyor.Karadeniz derelerinin üzerinde oynanan oyunun adı “Elektrik Üretimi”…<br />
Otoyol yapımı için yeşille mavinin buluştuğu güzelim Karadeniz kıyılarını katlettik sıra gürül gürül akan sularına geldi.<br />
Amasya ilimizin Taşova kazasında Ilıca köyünde yapımına başlanan HES ile Yeşilırmak’ın  suladığı zümrüt güzelliğinde doğa, çeşit çeşit meyve ağaçlarının olduğu bereketli tarlalar kocaman iş makinalarıyla delik deşik edildi.<br />
Ilıcaya Hidro Elektrik santrali yapılırken köye ve yöreye ekonomik katkısı olur diye olumlu bakmıştık.Ancak güzelim arazide yapılan tahribatı ve doğanın yok oluşunu görünce Türkiye’nin dört bir yanından yükselen çevrecilerin feryadının boşa olmadığını anladık.<br />
Ilıca santrali gibi Karadeniz de irili ufaklı dereler üzerinde kurulması planlanan santraller doğayı geriye dönülmez bir şekilde değiştirecek.Ağaçlar kesilecek, yollar açılacak, doğa katledilecek.<br />
Elektrik enerjisi üretme adına dün Ege kıyıları talan ediliyordu.Şimdi Karadeniz’in doğayı besleyen dereleri…<br />
Yöre halkını uyarıyoruz.HES müteahhitlerine tarlanızı hangi fiyatla satacağınıza değil, yapılacak santralin doğaya verdiği tahribatı görüp doğal hayatı nasıl etkileyeceğinin farkına varmanızı istiyoruz.<br />
Bu santralleri yapanların tek düşünceleri kar ve ranttır.Doğanın tükenişi kimsenin umurunda değil.Bu coğrafyada biz yaşıyorsak ve bizden sonra gelecek nesillere tahrip edilmemiş bir çevre bırakmak istiyorsak yeşil görmeye alıştığımız doğamıza sahip çıkalım.<br />
Kim durduracak bu doğa katliamını?...<br />
Enerji üretiminin alternatif yöntemleri varken arazi yapısını bozan tahrip eden bu yöntemi tercih neden?...<br />
(HES) ler için yazdığımız bu yazınında ses getirmeyeceğini biliyoruz.Yazdık çizdik de ne oldu.Değişen bir şey yok.Topal karınca misali.<br />
Topal karıncaya sormuşlar:<br />
<ul class="easylist"><li>	Hayrola nereye böyle<br />
</li><li>	Hacca gidiyorum demiş.<br />
</li></ul>
Bakıp gülmüşler:<br />
<ul class="easylist"><li>	Bu halle mi? Bu ayakla mı?<br />
</li></ul>
Topal karıncada bakmış suratlarına:<br />
<ul class="easylist"><li>	Gidemesem de yolunda ölürüm ya!...  Bizimkide o hesap…<br />
</li></ul>
Doğanın yok oluşunun, tükenişinin farkına varmayanlar için sesleniyoruz;<br />
Ey doğanın değil doların yeşilinden başka yeşil tanımayanlar;<br />
Yalnızca son ağaç kesildikten<br />
Son ırmak zehirlendikten<br />
Son balık yakalandıktan sonra<br />
Ancak ondan sonra mı paranın yenemeyeceğini anlayacaksınız…<br />
Bu santrallere karşı olmak Komünist zihniyetiymiş(!)… Hadi Ordan…</p>

    ]]></content>
  </entry>
  <entry>
    <title>Affet Babacığım</title>
    <link rel="alternate" type="text/html" href="http://www.edirnetv.com/koseyazilari/naci-konyar/affet-babacigim" />
    <id>http://www.edirnetv.com/koseyazilari/naci-konyar/affet-babacigim</id>
    <published>2008-06-14T13:02:47+03:00</published>
    <updated>2008-06-14T13:02:47+03:00</updated>
    <author>
      <name>Naci Konyar</name>
    </author>
    <summary type="html"><![CDATA[<p>Hulki CEVİZOĞLU’nun “Ceviz Kabuğu” programında Güneydoğu sorunu tartışılıyordu. Program konuğu DTP Genel Başkanı Ahmet TÜRK’tü. Bir şehit çocuğu telefonla katıldı programa. Bayrama yakın günlerden bir günün sabaha yakın saatlerinde siz dedi Ahmet TÜRK’e;<br />
<ul class="easylist"><li> “Bana babamı geri getirebilir misiniz?..<br />
</li></ul>
Babamın kolunu verebilir misiniz. Yarın bayram tüm çocuklar babalarının ellerini öperlerken ben babamın elini öpemeyeceğim…”</p>

    ]]></summary>
    <content type="html"><![CDATA[<p>Hulki CEVİZOĞLU’nun “Ceviz Kabuğu” programında Güneydoğu sorunu tartışılıyordu. Program konuğu DTP Genel Başkanı Ahmet TÜRK’tü. Bir şehit çocuğu telefonla katıldı programa. Bayrama yakın günlerden bir günün sabaha yakın saatlerinde siz dedi Ahmet TÜRK’e;</p>
<p>- “Bana babamı geri getirebilir misiniz?..</p>
<p>Babamın kolunu verebilir misiniz. Yarın bayram tüm çocuklar babalarının ellerini öperlerken ben babamın elini öpemeyeceğim…”</p>
<p>Tüm şehit çocukları için babalarını küçük yaşlarda kaybetmiş, babasızlığın ne olduğunu iyi bilen çocuklarımız için ve de babaları hayatta iken kıymetini bilemeyip kaybettiğinde değerini anlayan evlatlar için 2008’nin “Babalar Gününde” bir hikâyeyi sizlerle paylaşmak istiyoruz…</p>
<p>Evlendiğinden beri eşiyle sürekli tartışıyordu. Eşi, babasını istemiyor ve onun evde bir fazlalık olduğunu düşünüyordu. Tartışmalar bazen, inanılmaz boyutlara ulaşıyordu. Yine böyle bir tartışma anında; eşi bütün bağları kopardı ve “Ya ben giderim, ya da baban bu evde kalmayacak” diye rest çekti… Eşini kaybetmeyi göze alamazdı.</p>
<p>Babası yüzünden çıkan tartışmalar dışında mutlu bir yuvası, sevdiği ve kendini seven bir eşi ve bir de çocukları vardı. Eşi için çok mücadele etmişti evliliği sırasında. Ailesini ikna etmek için çok uğraşmış ve çok sorunlarla karşılaşmıştı.</p>
<p>Hala onu, ölürcesine seviyordu. Çaresizlik içinde ne yapacağını düşündü ve kendince bir çözüm yolu buldu. Yıllar önce avcılık merakı yüzünden kendisi için yaptırdığı, kulübe tipi dağ evine götürecekti babasını. Haftada bir uğrayacak ve ihtiyacı neyse karşılayacak, böylelikle eşiyle de bu tür sorunlar yaşamayacaktı.</p>
<p>Babasına lazım olacak bütün malzemeleri hazırladıktan sonra, yatalak babasını yatağından kaldırdı ve kucakladığı gibi arabaya attı. Oğlu Can, “Baba, ben de seninle gelmek istiyorum” diye ısrar edince, onu da arabaya aldı ve birlikte yola koyuldular. Karakışın tam ortalarıydı ve korkunç bir soğuk vardı. Kar ve tipi yüzünden yol zor seçiliyordu. Minik Can, sürekli babasına “Baba nereye gidiyoruz?” diye soruyor, ama cevap alamıyordu. Öte yandan nereye götürüldüğünü anlayan yaşlı adamsa gizli gizli gözyaşları döküyor, oğlu ve torununa belli etmemeye çalışıyordu.</p>
<p>Saatler süren zorlu yolculuktan sonra dağ evine ulaştılar. Epeydir buraya gelmemişti. Baraka tipindeki dağ evi artık çürümeye yüz tutmuş, tavan akıyordu. Barakanın bir köşesini temizledi, hazırladı ve arabadan yüklendiği yatağı, oraya itina ile serdi. Sonra diğer eşyaları taşıdı en son da babasını sırtlayarak yatağa yerleştirdi.</p>
<p>Tipi adeta barakanın içinde hissediliyordu. Barakanın içinde fırtına vardı adeta. Çaresizlik içinde babasını izledi. Daha şimdiden üşümeye başlamıştı. Yarın yine gelir, bir yorgan ve birkaç battaniye getiririm diye düşündü. Öyle üzgündü ki, dünya başına göçüyor gibiydi.</p>
<p>O, bu duygular içindeyken babası, yüreğine bıçak saplanmış gibiydi. Yıllarca emek verdiği oğlu tarafından bir barakaya terk ediliyordu.</p>
<p>Gururu incinmişti, içi yanıyordu, ama belli etmemeye çalışıyordu. Minik Can ise, olanlara hiçbir anlam veremiyordu. Anlamsızca, ama dedesinden ayrılacak olmanın vermiş olduğu üzüntüyle, sadece seyrediyordu.</p>
<p>Artık gitme zamanıydı. Babasının yatağına eğildi, yanaklarını ve ellerini defalarca öptü. Beni affet der gibi sarıldı, kokladı. Artık ikisi de kendine hakim olamıyor ve hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Buna mecburum der gibi baktı babasının yüzüne ve Can’ın elini tutup hızla barakayı terk etti. Arabaya bindiler. Can yola çıktıklarında ağlamaya başladı, neden dedemi o soğuk yerde bıraktın diye…</p>
<p>Verecek hiçbir cevap bulamıyor, annen böyle istiyor diyemiyordu. Can:</p>
<p>“Baba, sen yaşlandığında ben de seni buraya mı getireceğim?” diye sorunca, dünyası başına yıkıldı. O sorunun yöneltilmesiyle birlikte, deliler gibi çevirdi arabayı.</p>
<p>Barakaya ulaştığında “Beni affet baba” diyerek babasının boynuna sarıldı. Baba oğul sıkı sıkı sarılmış, çocuklar gibi hıçkıra hıçkıra ağlıyordu.</p>
<p>Oğlu: Baba beni affet! Sana bu muameleyi yaptığım için beni affet!” diye hatasını belli ediyordu… Babası oğlunun bu sözlerine en anlamlı cevabı veriyordu…</p>
<p>“Geri geleceğini biliyordum yavrum. Ben babamı dağ başına atmadım ki, sen beni atasın… Beni bu dağa bırakamayacağını biliyordum.”</p>
<p>Bütün babaların “Babalar Gününü” kutluyoruz…</p>

    ]]></content>
  </entry>
</feed>
