<?xml version="1.0" encoding="utf-8"?>
<feed xmlns="http://www.w3.org/2005/Atom">
  <title>Rıza Müftüoğlu's blog</title>
  <link rel="alternate" type="text/html" href="http://www.edirnetv.com/koseyazilari/riza-muftuoglu"/>
  <link rel="self" type="application/atom+xml" href="http://www.edirnetv.com/blog/4/atom/feed"/>
  <id>http://www.edirnetv.com/blog/4/atom/feed</id>
  <updated>2008-05-05T03:32:33+03:00</updated>
  <entry>
    <title>Kürtler Türk boyumu? Bölücülük neden mesafe alıyor?</title>
    <link rel="alternate" type="text/html" href="http://www.edirnetv.com/koseyazilari/riza-muftuoglu/kurtler-turk-boyumu-boluculuk-neden-mesafe-aliyor" />
    <id>http://www.edirnetv.com/koseyazilari/riza-muftuoglu/kurtler-turk-boyumu-boluculuk-neden-mesafe-aliyor</id>
    <published>2008-11-11T16:20:21+02:00</published>
    <updated>2008-11-11T16:20:21+02:00</updated>
    <author>
      <name>Rıza Müftüoğlu</name>
    </author>
    <summary type="html"><![CDATA[<p>Kürtlerin ayrı bir millet olduklarına dair çok sayıda eser üredi. Bu eserleri incelediğinizde şunu görüyoruz.Kürtlerin ayrı bir millet olduklarına dair verilen kaynak eser bulunamıyor. İlimde sahtekarlık yapmayı en çok beceren Rusya`nın ve Fransa`nın devlete bağlı ilim adamlarının metotları tatbik edilmiş. Bu metotlarla bölücüler çok sayıda kitap bastırmış ve piyasaya sürmüş, el altından dağıtmış.Çok sayıda insanımızda bu eserlerden zehirlenmiş.</p>

    ]]></summary>
    <content type="html"><![CDATA[<p>Kürtlerin ayrı bir millet olduklarına dair çok sayıda eser üredi. Bu eserleri incelediğinizde şunu görüyoruz.Kürtlerin ayrı bir millet olduklarına dair verilen kaynak eser bulunamıyor. İlimde sahtekarlık yapmayı en çok beceren Rusya`nın ve Fransa`nın devlete bağlı ilim adamlarının metotları tatbik edilmiş. Bu metotlarla bölücüler çok sayıda kitap bastırmış ve piyasaya sürmüş, el altından dağıtmış.Çok sayıda insanımızda bu eserlerden zehirlenmiş.</p>
<p>Kürtlerin menşei ile ilgili olarak (em.) Kurmay Albay Sayın Atila Şimşek`in tespitlerini çok önemli bulduğum için aşağıya aynen alıyorum.(<a href="http://www.turkmeclisi.org" title="www.turkmeclisi.org">www.turkmeclisi.org</a> sitesinden alınmıştır.) </p>
<p>``Sayan dağlarının güneyinden doğan ve Yenisey ırmağının kollarından biri olan Elegeş ırmağının sol kıyısında bulunan ve bundan dolayı da ``Elegeş Yazıtı´´ adı ile anılan taş yazıtta tarihte ilk defa Kürt adına/kelimesine rastlanmaktadır.(M.S. 650)<br />
Elegeşt Yazıtındaki harfler Orhun ırmağı kenarında bulunan Kültegin, Bilge Han ve Tonyukuk yazıtlarından daha eski bir zamana aittir.</p>
<p>Elegeş Yazıtındaki bilgide Kürt boyu beyi Alp Urungu kendi ağzından şunları söylemektedir.</p>
<p>Kürt Eli`nin Hanı Alp Urungu altunlu okluğumu bağladım belde ülkem. Otuz dokuz yaşında.<br />
Hanım! Elime, sizlerime ne çare; doyamadım. Hanım, elime ne çare; ayrıldım.<br />
Yorum size ait. Buran şunu söyleyebiliriz. Kürtler de Orta Asya`da yaşıyorlardı.<br />
Göçlerle birlikte dağıldılar. Bir kısmı Hazar ve Karadeniz Kuzeyinden Avrupa içlerine kadar gittiler. Bir kısmı Hazar denizi güneyinde Anadolu`ya geldiler. Aynı Oğuzlar, Kıpçak (Kuman) Türkleri gibi.</p>
<p>Karadeniz`in kuzeyinden gidenler, Ural`larda, Kafkasların kuzeyinde Kürt adlı birçok yerleşim birimleri kurarak Macaristan`a kadar gittiler. Burada da Kürt isimli kasabaların mevcudiyeti biliniyor. Halen var.</p>
<p>Bugünkü Macar Milletine bakalım. Macar Milletini oluşturan iki ana grup bulunmaktadır. Birincisi Türkler, İkincisi Macarlardır. Macar grupları Nyek ve Megyer adlarını taşıyan iki kabileden oluşmaktadır. Macarlarla birleşen Türk boylarının sayısı ise yedidir. Bunlar; Kabarlar, Kürtler, Gyarmatlar, Taryanlar, Yeneler, Kerler ve Kesilerdir.</p>
<p>Macarlar`ın bilim adamlarından biri olan Gyula Nemeth, Macarların bir boyu olan Kürtler hakkında şunları söylemektedir.´´ Dördüncü boyun ikinci kısmının adı Koytry, yani Kürt`dür; Kürt adı konusunda en eski Macarca veriler Kutru, Kurt şeklindedir. Bunu daha sonra Kirth, Kutru, Kyürt şekillerinde de görüyoruz; Bacs, Borbud, Heves, Jasz-Nagy-Kunszolok, Komaron, Nograd, Nyitra, Pozsony Temesillerinde Kürt yer adları mevcuttur. Kürt Yenisey civarındaki bir Türk boyuydu. G. Nemeth, yazısının devamında arıca Macaristan ve Kafkasya bölgelerinde bulunan Kürt toplulukları ile Minusink, Yenisey bölgesindeki Göktürk`ler bağlı Kürt topluluğunun tarihi ortaklığını kuvvetli bir şekilde vurgulamaktadır.</p>
<p>Orta Asya`dan, Hazar denizinin güneyinden Oğuz Türkleriyle birlikte gelen Kürt boyu ise Büyük Selçuklu İmparatorluğu ile Anadolu`ya yerleşmeye başlamıştır. Özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesine yerleşen bu boylar, İslamiyet`le birlikte Fars, Arap kültürü etkisinde kalmışlardır.</p>
<p>Osmanlı İmparatorluğunun parlak devirlerinde birlikte yaşama azim ve kararı gösteren Kürtler, özellikle Osmanlının gerileme ve çöküş devrelerinde başta Rusya ve İngiltere`nin oyununa gelmeye başlamışlardır. Osmanlı topraklarında gözü olan bu iki ülke Ermenileri kışkırttığı gibi Kürtleri de ayrı bir ırk tasvirine koyarak kışkırtmaya başlamış. Kürdoloji Enstitüleri kurarak, Kürt dili ve tarihi yaratmaya çalışarak bu öz be öz Türk boyunu Türklerden ayırmaya çalışmışlar ve kısmen de muvaffak olmuşlardır.</p>
<p>1804 yılından 1930`lu yıllara kadar Kürt isyanlarını tezgâhlayan Rusya ve İngiltere`ye daha sonra ABD`de katılarak PKK terör örgütünü yaratmışlardır.<br />
Size en büyük örneği verelim.</p>
<p>Bitlis Sancakbeyi Merhum Şerefhan, 1597 yılında Osmanlı padişahı III. Mehmet`e sunduğu ``Şerefname´´ adlı Kürt Boyu tarihinde, Kürtlerin Oğuz Kağan`dan beri Büyük Türklük camiasına mensup olduklarını belirtmektedir.<br />
Kısaca; Elegeş yazıtı Kürtlerin Saka-Hun-Göktürk camiasına mensup olduklarını kanıtladığı gibi, Kitab-ı Dede Korkut`da Dicle Kürtleri/Kurmançların Boğduz Aman kütüğü ile Oğuzlara bağlandığı görülmektedir.´´</p>
<p>Kaldı ki 937 seneden beri bu topraklarda yaşayanların ayrı bir ırkı durumu olsa dahi ne fark eder ki? Bin yıla yakın aynı vatanda, aynı bayraklar altında yaşayacak, aynı dine mensup olacak, aynı cephelerde düşmanlara karşı savaşacaksınız sonra da ben ayrıyım diyeceksiniz. Bu ilmen de mümkün değildir. Sosoyolojik açıdan da mümkün değildir.</p>
<p>Her zaman yazıyor, anlatıyoruz. Silahlı mücadelede bir adım geri atılmamalı ama ideolojik mücadele de yetirince gerçekleştirilmelidir. Her fırsatta denildiği gibi sivrisineklerle yapılacak mücadelede bataklıklar önemlidir. Bu fitne hareketin bataklığı da kandırılmış kürt kökenli vatandaşlarımızdır.<br />
Özetlersek Kürtler bir Türk boyudur. Bu böyle olmasa da Ortaasya`dan beri Türklerle berbaer olmuşlar, beraber yaşamışlardır. En azından bin yıla yakın beraber olduğumuz kardeşlerimizdir. </p>
<p>VE ARTIK KÜRT KÖKENLİ VATANDAŞLARIMIZ, BU BÖLÜCÜLERLE EN ÜST SEVİYEDE MÜCADELE ETME NOKTASINA GELMİŞLERDİR. ``Ne yapalım, biz devletle, PKK arasında sıkıştık kaldık´´ deme durumundan çıkılmıştır. KÜRTÇÜLERLE HER TÜRLÜ MÜCADELEYİ EN ŞİDDETLİ ŞEKİLDE KÜRT KÖKENLİ VATANDAŞLARIMIZ VERMEK ZORUNDADIR. ÇOK GEÇ KALINMADAN.</p>

    ]]></content>
  </entry>
  <entry>
    <title>Uyarıyoruz ideolojik mücadeleyi kazanmadan terör yok edilemez</title>
    <link rel="alternate" type="text/html" href="http://www.edirnetv.com/koseyazilari/riza-muftuoglu/uyariyoruz-ideolojik-mucadeleyi-kazanmadan-teror-yok-edilemez" />
    <id>http://www.edirnetv.com/koseyazilari/riza-muftuoglu/uyariyoruz-ideolojik-mucadeleyi-kazanmadan-teror-yok-edilemez</id>
    <published>2008-10-07T21:25:06+03:00</published>
    <updated>2008-10-07T21:25:06+03:00</updated>
    <author>
      <name>Rıza Müftüoğlu</name>
    </author>
    <summary type="html"><![CDATA[<p>Bugün karşıkarşıya olduğumuz terör belası uzun yıllardır uğraştığımız bir sorun.<br />
PKK terörö örgütü üç temel güçten faydalanmaktadır.<br />
1-İdeolojik güç.<br />
2-Mali ve siyasi güç.<br />
3-Silahlı güç.<br />
Bu üç güçle mücadeleyi birlikte yürütmeden sonuç almak çok zordur.<br />
Bu üç gücten öncelikle halledilmesi gereken de ideolojidir.Yani PKK terör örgütünün hedef kitlesine yönelttiği "kürtlerin ayrı bir millet olduğu" propagandasıdır.</p>

    ]]></summary>
    <content type="html"><![CDATA[<p>Bugün karşıkarşıya olduğumuz terör belası uzun yıllardır uğraştığımız bir sorun.<br />
PKK terörö örgütü üç temel güçten faydalanmaktadır.</p>
<p>1-İdeolojik güç.</p>
<p>2-Mali ve siyasi güç.</p>
<p>3-Silahlı güç.</p>
<p>Bu üç güçle mücadeleyi birlikte yürütmeden sonuç almak çok zordur.<br />
Bu üç gücten öncelikle halledilmesi gereken de ideolojidir.Yani PKK terör örgütünün hedef kitlesine yönelttiği "kürtlerin ayrı bir millet olduğu" propagandasıdır.<br />
Eğer siz mesela "siz ayrı bir milletsiniz ama biz hepimiz müslümanız" diyerek bu ideolojik mücadeleyi kazanacağınızı hesap ederseniz yanılır ve üstelik bölücülerin daha da güçlenmesini sağlarsınız. Çünkü bu tür bir yaklaşım, onların daha da güçlenmesi için bir zaman dilimi ve fırsat meydana getirir. Etnik ırkçılık zaten bizzatihi kendisi İslamiyete ters bir akımdır.Böyle olunca bu akımla aldatıcı bir ilişki onların lehine işlemektedir.</p>
<p>İdeolojik mücadeleyi kazanmadan silahlı mücadelede kesin bir başarı elde etmek mümkün değildir. Mümkün olsaydı Öcalan canisi yakalandığında işler biter, bir daha bu bela hortlamazdı.</p>
<p>Önce millet olma olgusu çok iyi anlatılmalı ve bu ülkede yaşayan herkesin müşterek adının TÜRK olduğu gerçeği bilimsel olarak anlatılmalıdır.Bin yıla yakın bir süredir bu coğrafyada yaşayanların birden çok millet oluşturmasının ilmen de mümkün olmadığı anlatılmalıdır.</p>
<p>TOPLUMLA İLİŞKİLER tekrar kurulmalıdır. Terörle Mücadele Yüksek Kurulu öncelikle ideolojik mücadele ile ilgili çalışmaları yürütmelidir.Mesele Kürtlerin ayrı bir millet olduğuna dair bilim sahtekarlıkları ile üretilen onlarca kitabın yanlışları ortaya konmalıdır.Bu kitapların kaynak eserlerinin uydurma olduğu ortaya konmalıdır. Ve bir sürü çalışma daha yapılmalıdır.</p>
<p>Dağa çıkışın asıl sebebi ekonomi değildir. Bu tamamen yanlış. 1990`lı yıllarda üniversitede okuyan öğrenciler dağa çıkarken ekonomik nedenlerle çıkmadılar. Elbetteki ekonomik koşulların terörde etkisi vardır ama asıl etki;kaynak etki yayılan ideolojidir.</p>
<p>Ve bilinmelidir ki ideolojik mücadele kazanılmadan silahlı micadelede kesin başarı elde edilemez.</p>
<p>İdeolojik mücadele kazanılmadığı içindir ki PKK terör örgütüne dış destekler devam etmektedir. Mali ve siyasi destekler devam etmektedir.<br />
İdeolojide başarısız olursan, siyasi ve mali güç kaynakları başkentinizde ve üye olmak istediğin AB merkezlerinde faaliyet içinde olursa ve hatta seninle yanyana bulunursa MEHMETÇİK ne yapsın bu kalleş örgüte karşı?</p>
<p>Tekrar ediyoruz din faktörü dindar insanlar için geçerlidir. Dine bizzatihi varlığı ters olan bir harekete karşı dini el uzatmaların faydası olmaz, üstelik zararı olur.<br />
MİLLET OLMA ŞUURU GELİŞTİRİLMELİDİR.</p>
<p>Neden Ziya Gökalp`ın "Türkü sevmeyen Kürt, kürt değildir.Kürdü sevmeyen Türk de Türk değildir" sözü ile Alparslan Türkeş`in "Siz ne kadar Kürtseniz biz de o kadar Kürdüz, biz nekadar Türksek siz de o kadar Türksünüz" sözü rehber edinilmiyor?<br />
Evet önce idelojik mücadele, ideolojik mücadele, ideolojik mücadele ve bununla birlikte diğerleri.</p>

    ]]></content>
  </entry>
  <entry>
    <title>Yolsuzlukların önemli bir nedeni mevcut sistemdir</title>
    <link rel="alternate" type="text/html" href="http://www.edirnetv.com/koseyazilari/riza-muftuoglu/yolsuzluklarin-onemli-bir-nedeni-mevcut-sistemdir" />
    <id>http://www.edirnetv.com/koseyazilari/riza-muftuoglu/yolsuzluklarin-onemli-bir-nedeni-mevcut-sistemdir</id>
    <published>2008-09-29T12:20:40+03:00</published>
    <updated>2008-09-29T12:20:40+03:00</updated>
    <author>
      <name>Rıza Müftüoğlu</name>
    </author>
    <summary type="html"><![CDATA[<p>Siz hiç yolsuzlukların olmadığı, tartışılmadığı bir dönem hatırlıyor musunuz?<br />
Herhangi bir iktidar dönemini ya da herhangi bir seneyi...<br />
Sanmıyorum.<br />
Her iktidar döneminde yolsuzluklar tartışılmıştır. Derecesi ve boyutları farklı da olsa tartışılmıştır.<br />
Mevcut sistemimiz böyle durdukça, devlet yapımız değişmedikçe bu tartışmalar hep devam edecektir.<br />
Elbette ki ahlak, yetişme tarzı ve vicdan bu konuda çok önemlidir ama mevcut sisteminiz yolsuzluklara çok açık olursa yolsuzluklara yönelenler fazla olur.</p>

    ]]></summary>
    <content type="html"><![CDATA[<p>Siz hiç yolsuzlukların olmadığı, tartışılmadığı bir dönem hatırlıyor musunuz?</p>
<p>Herhangi bir iktidar dönemini ya da herhangi bir seneyi...<br />
Sanmıyorum.</p>
<p>Her iktidar döneminde yolsuzluklar tartışılmıştır. Derecesi ve boyutları farklı da olsa tartışılmıştır.</p>
<p>Mevcut sistemimiz böyle durdukça, devlet yapımız değişmedikçe bu tartışmalar hep devam edecektir.</p>
<p>Elbette ki ahlak, yetişme tarzı ve vicdan bu konuda çok önemlidir ama mevcut sisteminiz yolsuzluklara çok açık olursa yolsuzluklara yönelenler fazla olur.</p>
<p>Siz bu sistem değişmelidir diye ciddi manada gayret içinde olan bir siyasi hareket gördünüz mü?</p>
<p>Ya da böyle bir harekete önem veren geniş halk kitlelerini?</p>
<p>Yolsuzluklarla mücadelenin en önemli unsurlarından biri devletin işleyiş şekli, siyasetin oluşum şekli ve devlet-siyasetçi ilişkilerine dayanır.</p>
<p>Yolsuzluklarla mücadele etmek için önce sistemimizi sorgulamak durumundayız.</p>
<p>Bu yapılmıyor.</p>
<p>Ne yapılıyor?</p>
<p>Halk oyalanıyor.</p>
<p>Halk aldatılıyor.</p>
<p>Efendim, Kılıçdaroğlu çok iyi imiş. Yok istifa ettirememiş. </p>
<p>Yok çok medeni bir tartışma olmuş. Şöyle olmuş, böyle olmuş.<br />
Bunlar boş.</p>
<p>Bizim beklememiz gereken bu sistemi düzeltecek teklifleri, bundan öncede bu sistemin kokuşmuşluğunu ortaya koyacak çok ciddi bir siyasi kampanya olmalıdır.</p>
<p>Şimdi AKP`yi savunduğumu sanmayın sakın.Bir soru soracağım. AKP iktidardan indirildi diyelim. Yerine de başka bir siyasi parti iktidara geldi. Yolsuzluklar bitecek mi?</p>
<p>Geçenlerde TBMM`nin önüne gelip protesto eylemi yapan Manisalı çiftçiler bir şey yaptı. İktidara kırmızı kart çıkardı, muhalefete de sarı kart.<br />
Ben yüzdeyüz katılıyorum buna.</p>
<p>Bizim muhalefetten beklediğimiz köklü teklifler ve çözümlerdir.</p>
<p>Yani sistemi değiştirmeye yönelik ciddi öneriler, bu önerilerin gerçekleşmesi için büyük çabalar.<br />
Sadece yolsuzlukları konuşmak yeterli değildir. Yolsuzluklar sistemin değişmesine yönelik tekliflerde örnek teşkil etmelidir. Ve bu örnekler de bir dönemi değil bütün dönemi kapsamalıdır.</p>
<p>Yolsızlukları önlemek için ilk gerekli olanlar ahlak, düzen ve sistemdir.</p>
<p>Gerisi bu halkı oyalamak, halkı oynanan oyunda kullanmaktır.</p>

    ]]></content>
  </entry>
  <entry>
    <title>Medya iş dünyası ve siyasetçiler</title>
    <link rel="alternate" type="text/html" href="http://www.edirnetv.com/koseyazilari/riza-muftuoglu/medya-dunyasi-ve-siyasetciler" />
    <id>http://www.edirnetv.com/koseyazilari/riza-muftuoglu/medya-dunyasi-ve-siyasetciler</id>
    <published>2008-09-25T00:23:46+03:00</published>
    <updated>2008-09-25T00:23:46+03:00</updated>
    <author>
      <name>Rıza Müftüoğlu</name>
    </author>
    <summary type="html"><![CDATA[<p>Ülkemizde siyasetçiler medya ve iş dünyası ilişkileri hiçbir dönem demokrasinin ve adaletin ruhuna uygun bir şeklide işlememiştir.<br />
Çünkü ülkemizde demokrasi topal ve sakattır.<br />
Bugün kırkmilyonu aşkın seçmeni bir avuç insan yönlendirmektedir.<br />
Halk sadece önüne sunulan birkaç alternatiften birini seçmek noktasında egemenliğe sahiptir. ``Egemenlik kayıtsız şartsız milletin´´ değildir.</p>

    ]]></summary>
    <content type="html"><![CDATA[<p>Ülkemizde siyasetçiler medya ve iş dünyası ilişkileri hiçbir dönem demokrasinin ve adaletin ruhuna uygun bir şeklide işlememiştir.</p>
<p>Çünkü ülkemizde demokrasi topal ve sakattır.<br />
Bugün kırkmilyonu aşkın seçmeni bir avuç insan yönlendirmektedir.</p>
<p>Halk sadece önüne sunulan birkaç alternatiften birini seçmek noktasında egemenliğe sahiptir. ``Egemenlik kayıtsız şartsız milletin´´ değildir.</p>
<p>Bizim demokrasimiz eskiden var olan ve bir adet olan kral sayısını sadece mesela elliye çıkarmıştır.(Demokrasimiz ve kralları adlı eserimde bu konuları detaylıca anlatmaya çalışıyorum)<br />
Bu gün olduğu gibi geçmişte de zaman zaman siyasetçilerle medya arasında kavga olmuştur. Bu sistem ve düzen değişmedikçe de bu kavgalar devam edecektir. Sadece kavga edenlerin isimleri farklı olacaktır.<br />
Onun içindir ki bugün söz konusu olan AKP- Doğan gurubu kavgası değerlendirmesi işin derinliğine inilmedikçe;meseleye sistem açısından bakılmadıkça sadece bizi piyon durumundan öteye geçirmez.</p>
<p>Çünkü bugün var olan kavga işlemekte olduğunu sandığımız demokrasinin bozuk ürünlerinden başka bir şey değildir.<br />
Neden değildir?</p>
<p>Birincisi siyasetçi her şartta medyanın kendisini desteklemesini ister.Aleyhinde yazılmasını hiç istemez. Bunun için de ne gerekirse yapar.</p>
<p>Siyasetçinin bu zaafını bilen medya sahipleri de (genelde) bu durumu kendi menfaatine uygun şekilde kullanmak ister. Ve tabi bu alışveriş bir yerde biter. Çünkü istekler ve imkanlar, özellikle isteyenler çoğalınca dengesini kaybeder.Bu noktada kavga da kaçınılmaz olur.</p>
<p>Bu durum bizim sistemimizin kaçınılmaz bir ürünüdür.<br />
Denilebilir ki basın her demokratik ülkede dördüncü kuvvet olarak siyasetçilerle tam mutabakat içinde değildir.Zaman zaman diğer ülkelerde de medya ile siyasetçiler arasında gerginlikler olmaktadır. Doğrudur. Ama hiçbir demokratik ülkede bizde olduğu gibi bir durum yoktur.Gelişmiş demokratik ülkelerde ister siyasetçi, ister medya tek ölçüyü kendi menfaatlerine göre almaz. Oralarda genelde doğrular ve yanlışlar üzerinde tartışma yaşanır. Biz de ise hakim olma esası ve menfaat hesaplarına göre doğrular ve yanlışlar sergilenmeye çalışılır.</p>
<p>Peki medya ve siyasetçiler ilişkisi böyle de başlıktaki ``iş dünyası´´ kelimelerinin bu ilişkide yeri nedir deseniz cevabı çok basittir.</p>
<p>Ülkemizde medya sahibi olup da iş adamı olmayan kimse yoktur da ondan.</p>
<p>Peki bunun çözümü ya da çözümsüzlüğü nereye dayanmaktadır?<br />
Tek kelimeyle siyasetçilere dayanmaktadır.<br />
Çünkü bozuk olan düzeni değiştirecek olanlar onlardır.</p>
<p>Rıza Müftüoğlu</p>

    ]]></content>
  </entry>
  <entry>
    <title>Milli reflekslerimize ne oldu nereye gidiyoruz</title>
    <link rel="alternate" type="text/html" href="http://www.edirnetv.com/koseyazilari/riza-muftuoglu/milli-reflekslerimize-ne-oldu-nereye-gidiyoruz" />
    <id>http://www.edirnetv.com/koseyazilari/riza-muftuoglu/milli-reflekslerimize-ne-oldu-nereye-gidiyoruz</id>
    <published>2008-08-29T10:37:57+03:00</published>
    <updated>2008-08-29T10:37:57+03:00</updated>
    <author>
      <name>Rıza Müftüoğlu</name>
    </author>
    <summary type="html"><![CDATA[<p>Ankara Keçiören`de bir esnafın, büfesinde alkollu içki sattığı gerekçesiyle belediye zabıtaları tarafından sopayla dövüldüğü gazete haberlerinde yer aldı.<br />
Herkes bu çirkin olayı konuştu. Haklı olarak bu olayı kınadı. ``Ne oluyor, bu ne biçim bir olay?´´ demeye başladı.</p>

    ]]></summary>
    <content type="html"><![CDATA[<p>Ankara Keçiören`de bir esnafın, büfesinde alkollu içki sattığı gerekçesiyle belediye zabıtaları tarafından sopayla dövüldüğü gazete haberlerinde yer aldı.<br />
Herkes bu çirkin olayı konuştu. Haklı olarak bu olayı kınadı. ``Ne oluyor, bu ne biçim bir olay?´´ demeye başladı.<br />
Ama bu haberde daha vahim bir şey daha vardı. Aynı gazete haberinde bu dövme olayının ABD Büyükelçiliğince takibe alınacağı yazılıydı. ABD elçiliğinin böyle bir takibe başlayacağını bir siyasi partimizin genel başkan yardımcısı söylüyordu. Bu siyasi, ABD Büyükelçisi ile görüştüğünü, konuyla büyükelçinin ilgilenmesini istediğini ve ABD büyükelçisinin de konunun takipçisi olacağını ve konuyu inceletip Wasington`a bildireceğini söylediğini açıklıyordu.<br />
Birincisi, bu sayın genelbaşkan yardımcısı böyle bir konuda nasıl oluyor da büyükelçiden yardım istiyor?<br />
İkincisi, bu büyükelçi hangi sıfatla bu konuyu inceleteceğini söylüyor ve yine bu konuyu Wasington`a ileteceğini belirtiyor? Washington bu raporu aldığında hangi pozisyon mevcut ki bir şey yapabilecek?<br />
Üçüncüsü, bu konuda hiçbir siyasi partiden, hükümetten ve bir sivil toplum örgütünden tek ses çıkmıyor?<br />
Nereye gidiyoruz?<br />
Bizim milli reflekslerimize ne oldu?<br />
Olay basit ama anlamı kabul edilebilir gibi değil.<br />
Ankara`nın bir semtinde bir olay oluyor. Bu olay bir kere bizim iç işlerimiz kapsamında bir olay. Müdahale edecek olan merciler belli. Savcılar var, İçişleri Bakanlığı müfettişleri var. Türkiye Büyük Millet Meclisi var;Gensoru, soru önergesi gibi yollar var. Ve en önemlisi milletimiz var.<br />
Ama bu sayın genel başkan yardımcısı ABD elçiliğinden yardım istiyor ve diyemiyor ki ``Bu mesele sizi ilgilendirmez, biz gerekeni yaparız.´´<br />
Yine kimse demiyor ki ``Sayın büyükelçi, bu konu sizi ilgilendirmez.´´<br />
Herkes susu pus olmuş. Tek bir tepki yok.<br />
Müstemleke psikolojisi içindemiyiz? Ne oluyo? Nereye gidiyoruz? Milli reflekslerimize ne oldu?<br />
Milli duygularımız sadece milli maçlarda bayraklarımızı alıp caddelere sokaklara taşmakla mı sınırlı kaldı?<br />
Uyandıralım.<br />
Uyanalım.<br />
Milliyet Gazetesinin ilk çıktığı yıllarda logosunda şu cümle yazılıydı.Sonra bu söz kaldırıldı. Ama bana göre bu söz artık her yerde olmalı.<br />
KALK, UYAN, YOKSA ARDI HİCRANDIR.<br />
RIZA MÜFTÜOĞLU</p>

    ]]></content>
  </entry>
  <entry>
    <title>Türkiye de ve Dünya da dengesizlikler devam ediyor</title>
    <link rel="alternate" type="text/html" href="http://www.edirnetv.com/koseyazilari/riza-muftuoglu/turkiye-de-ve-dunya-da-dengesizlikler-devam-ediyor" />
    <id>http://www.edirnetv.com/koseyazilari/riza-muftuoglu/turkiye-de-ve-dunya-da-dengesizlikler-devam-ediyor</id>
    <published>2008-08-20T15:13:19+03:00</published>
    <updated>2008-08-20T15:13:19+03:00</updated>
    <author>
      <name>Rıza Müftüoğlu</name>
    </author>
    <summary type="html"><![CDATA[<p>Ekonomik verilere baktığınızda adaletsiz yönetimi, toplumsal faydayı esas almayan yönetimi görmeniz mümkün oluyor.<br />
Ekonomi her şey demek değildir ama ekonomik veriler her şeyi anlatmaya yetiyor. Yönetenler adil mi? değil mi? gösteriyor.</p>

    ]]></summary>
    <content type="html"><![CDATA[<p>Ekonomik verilere baktığınızda adaletsiz yönetimi, toplumsal faydayı esas almayan yönetimi görmeniz mümkün oluyor.<br />
Ekonomi her şey demek değildir ama ekonomik veriler her şeyi anlatmaya yetiyor. Yönetenler adil mi? değil mi? gösteriyor.<br />
Her şeyi İslami açıdan değerlendirmeye çalışanlar bu gerçeği neden görmezler anlamak mümkün değil. Halbuki İslamiyet, yönetenlere iki yükümlülük vermiş, bunlardan birincisi ``Adalet´´, diğeri de ``Toplumsal fayda´´. Bu iki yükümlülüğün ne kadar yerine getirilip getirilmediğinin en önemli ölçeği de ekonomik veriler. Ama özellikle gelir dağılımındaki ekonomik veriler.<br />
İlgili kaynaklara baktığınızda gelir dağılımı ile ilgili dünyada da Türkiye`de de durum iç açıcı değil. Ne dünyada adaletli bir yönetimi görüyorsunuz ne de Türkiye`de.<br />
Bu gün dünyada yaklaşık bir milyar insan aşırı yoksulluk sınırları dahilinde yaşıyor. Dünyada sadece 500 kişinin toplam geliri yoksul 500 milyon kişinin toplam yıllık gelirinden yüksek gelire sahip.<br />
Türkiye`de yaklaşık 700 bin kişi sadece gıda harcamaları içeren açlık sınırının altında yaşıyor. Yine Türkiye`de fertlerin 20`si gıda ve gıda dışı harcamaları içeren yoksulluk sınırının altında bulunuyor.(Açlık sınırı Türk-İş`in hesaplamalarına göre 4 kişilik aile için aylık 720 YTL, yoksulluk sınırı aylık 2346 YTL)<br />
İnsanların büyük çoğunluğunun bir ayda elde edemediği geliri bir gecede hem de eğlence ve sefa için harcayanlar var.<br />
Özetle gelir dağılımındaki adaletsizlik, ne kadar adaletsiz yönetildiğimiz resmidir.<br />
Yönetici, kazananların kazançlarını kesmeyecek ama çıkardığı yasalarla , aldığı vergilerle ve elde ettiği gelirleri yerinde harcamalarla, ``fırsat eşitliği´´ ile ``adalet´´li yönetimle gelir dağılımındaki dengesizliği ortadan kaldıracaktır.<br />
Bu iş sadece Fakir Fukara Fonun`dan vatandaşlara kömür ve erzak dağıtmakla mümkün olmamaktadır. Fırsat eşitliği tanıyacaksınız, imkan tanıyacaksınız ve gerçek hesaplanmış olan asgari geçim seviyesinin altında bir gelirle yaşayan olmayacak. Öncelikle bunu temin edeceksiniz sonra da gelir dağılımındaki diğer dengesizlikleri gidereceksiniz.<br />
Evet Türkiye`de ve dünyada hala daha adaletli bir yönetim işbaşına gelmiş değil.<br />
Gelmiş değil çünkü küreselleşme akımı ile gelişen emperyalizm araçlarını kullananlar, buna niyetli değil, bu emperyalizm araçları karşısında aciz kalanların ise zaten yapacağı bir şey yok. Herkes ve her merkez globalleşen dünyada ferdi menfaatleri öne almış, toplumsal faydayı şarkılara bırakmış, adaleti de kendi ölçülerine uygun elbiselerle gizlemiş ve kaçırtmış.<br />
Durum bu.<br />
Türkiye`de adaletli bir yönetim bekliyor, dünya da.</p>

    ]]></content>
  </entry>
  <entry>
    <title>Yönetenler nasıl olmalıdır</title>
    <link rel="alternate" type="text/html" href="http://www.edirnetv.com/koseyazilari/riza-muftuoglu/yonetenler-nasil-olmalidir" />
    <id>http://www.edirnetv.com/koseyazilari/riza-muftuoglu/yonetenler-nasil-olmalidir</id>
    <published>2008-08-06T09:58:48+03:00</published>
    <updated>2008-08-27T17:02:06+03:00</updated>
    <author>
      <name>Rıza Müftüoğlu</name>
    </author>
    <summary type="html"><![CDATA[<p>Yönetenler nasıl olmalıdır konusunda çok şey yazmak, çok madde sıralamak mümkündür. Ancak bu konuda dört kıstas çok önemlidir.<br />
1-Yöneticilerin adaletli olması.<br />
2-Yöneticilerin yönettiği halkı sevmesi.<br />
3-Yöneticilerin çok çalışkan olması.<br />
4-Yöneticilerin halkın refahını sağlaması.</p>

    ]]></summary>
    <content type="html"><![CDATA[<p>Yönetenler nasıl olmalıdır konusunda çok şey yazmak, çok madde sıralamak mümkündür. Ancak bu konuda dört kıstas çok önemlidir.<br />
1-Yöneticilerin adaletli olması.<br />
2-Yöneticilerin yönettiği halkı sevmesi.<br />
3-Yöneticilerin çok çalışkan olması.<br />
4-Yöneticilerin halkın refahını sağlaması.<br />
Çalışkan olmayan, hatta çok çalışkan olmayan bir yönetici hangi vasıfları taşırsa taşısın, topluma yararlı olması mümkün değildir. Bu tür yöneticiler sadece kötü yöneticilerle kıyasta bir kaç yönden örnek gösterilebilirler.Bundan öte toplum ve millet açısından bir değeri olamaz. Zaten her işte başarılı olmak için çalışmak en başta gelir.<br />
Halkı sevmeyen bir yöneticisi ise iyi işler, yararlı işler yapamaz. Halkı kalkındıramaz, refaha kavuşturamaz. Halkını sevmeyen çok da çalışamaz. Halkını sevmeyen adaletli de davranamaz. Yönetimde çok önemli konu olan üç konu; ``adalet´´ ``refah´´ ve ``çok çalışma´´ bir bakıma halkı sevmenin neticesidir diyebiliriz. ``Adalet´´ kavramı ``inanç´´la ilişkilendiriliyor olsa da ve bu ilişkilendirme doğru bulunsa da halkı sevmeyenin sadece ``Vicdan´´a ``Allah korkusu´´na dayalı olarak adaleti gerçekleştirmesi zordur. Başka bir ifadeyle ``Hakk`ı´´ seven halkı da sever. Böyle olunca halkı sevmeyenin ``Allah korkusu´´ duygusu da tartışılır.<br />
Özetle halkı sevmek, hiçbir ayırım yapmaksızın halkı sevmek adaletli yönetim için de çok çalışmak için de önemli unsur olmaktadır.<br />
Halkı sevmek;milliyetçi olmak ise sözle olmaz. Elbette ki halkı seviyorum, milletimi seviyorum demek çok önemlidir. Bir bakıma da bir bağlayıcılıktır ama bu sözü söylemek kafi değildir.<br />
Halkı sevmek adaletli olmak, onun için çok çalışmak, halkla yakın olmak demektir. Halka yukardan bakmamam demektir. Halkın sorunlarını dinleyebilmek ve bunları bilmek demektir. Halkın inançlarına ve değerlerine saygı demektir. Halkı cahil görmemek, varolan bilgisizliğini de onu incitmeden belli yollarla giderebilmektir. Halkın eğitimini ehil ellerle sağlamaktır.<br />
Ve halkı sevmek terli bir köylüyle kucaklaşabilmektir.<br />
Adalet yöneticilerin en başta gelen görevleridir. İslamiyet, yöneticilere iki yükümlülük verir. Birincisi adalet, ikincisi ise toplumsal fayda.<br />
Adaletli olmayan bir yöneticinin halka hizmet ettiğini söylemek mümkün değildir. Adaletsiz bir yönetici sadece bir kesimi ihya eder ve en azından bu ihya ile diğer kesimlere zulmeder. Çünkü adaletsizlik zulümdür. Yüce peygamberimiz bir hadisinde ``Bir ülke küfürle yıkılmayabilir ama zulümle yıkılır´´ buyurmuştur. Onun içindir ki bir yöneticide önce aranan vasıf dindar olması değil adaletli olması, çok bilgili ve çalışkan olması yani iyi bir yönetici olmasıdır. Bir yönetici hem ehil hem de dindar olursa ne olur? Çok iyi olur ve dört dörtlük olur. Ama ilk şart iyi bir yönetici olmasıdır.<br />
Yöneticilerin dördüncü görevi ise yönettikleri toplumun refah seviyesini yükseltmesidir. Gayretlerinin önemli bir bölümünü buna ayırmasıdır. Çünkü halkın refahı bir yönetici için temel görevlerdendir ve ayrıca zenginleştirilmeyen bir toplumun problemleri giderek artar ve bu toplumun yönetilmesi giderek zorlaşır.<br />
Şimdi bu dört kıstası önümüze alıp ülkeyi yönetenlerin her kademesindekileri değerlendirmemiz mümkün olabilir.Eğer bu ölçülere uymayanlar olursa daha iyisini aramamız şarttır. Çünkü topal veya aksak da olsa elimizde bir demokrasi gücü vardır. Bu gücü kullanmamız her dönem mümkündür. Aksi takdirde kötü yöneticilerin iyiyi aramayan yandaşları ya da muarızları haline geliriz. Mevcudu kötü görüp iyiyi aramamak hiçbir netice doğurmaz ve ayrıca bir bakıma mevcut yönetimin yandaşları olabilmek için fırsat kollamak anlamına gelir.</p>

    ]]></content>
  </entry>
  <entry>
    <title>Siyasetçiler kamplaşma politikasını terk etmelidirler</title>
    <link rel="alternate" type="text/html" href="http://www.edirnetv.com/koseyazilari/riza-muftuoglu/siyasetciler-kamplasma-politikasini-terk-etmelidirler" />
    <id>http://www.edirnetv.com/koseyazilari/riza-muftuoglu/siyasetciler-kamplasma-politikasini-terk-etmelidirler</id>
    <published>2008-08-03T10:34:46+03:00</published>
    <updated>2008-08-03T10:34:46+03:00</updated>
    <author>
      <name>Rıza Müftüoğlu</name>
    </author>
    <summary type="html"><![CDATA[<p>Ülkemizde siyasi tartışmalar çoğunlukla belli inanç çerçevesini kendince çizmiş halk kesimleri üzerinde olmaktadır.Sunni alevi, Türk kürt, laikik antilaik ve benzerleri.<br />
Siz hangi milletvekili genel seçimi hatırlıyorsunuz ki Türkiye`nin kalkınması ve yükselmesi ile ilgili ciddi programlar ve tezler tartışılmış oldu?<br />
Tartışılmadı.</p>

    ]]></summary>
    <content type="html"><![CDATA[<p>Ülkemizde siyasi tartışmalar çoğunlukla belli inanç çerçevesini kendince çizmiş halk kesimleri üzerinde olmaktadır.Sunni alevi, Türk kürt, laikik antilaik ve benzerleri.<br />
Siz hangi milletvekili genel seçimi hatırlıyorsunuz ki Türkiye`nin kalkınması ve yükselmesi ile ilgili ciddi programlar ve tezler tartışılmış oldu?<br />
Tartışılmadı.<br />
Çünkü böyle bir tartışma için çok ciddi çalışmalar ve bilgi birikimleri gerekir. Bu tür konularda bürokrasinin yönlendirmesine alışmış olan siyasetçiler maalesef bloklaşmış kitleler üzerinde yoğunlaşmayı tercih ettiler ve bu yolu oy alma açısından çok kolay buldular.<br />
"Ben aleviyim, ben dururken falan partinin sunni adayına mı oy vereceksin" "Ben kürdüm, ben varken neden diğerini tercih edeceksin", "Adayımız beş vakit namaz kılar, böyle bir müslüman duruken niye bu beynamazlara oy vereceksin" "Bizim tarikat üyesidir, bunu tercih edeceğiz" gibi propagandalar asıl mesele olan devlet yönetimini kendi özelliklerine uygun olacak ikliminden sürekli uzaklaştırmıştır.<br />
Burada en büyük sorumluluk siyasetçilerin olmuştur.<br />
Bu gün herhangi bir siyasi partiyi din istismarı nedeniyle suçlamak diğerlerinin istismar etmediği anlamını asla vermemeledir. Bu gün her siyasi parti asli görevinin dışındaki bir eksen ağırlığında siyaset yapmaktadır ve sadece "iyi becerenler" ve "becereyemeyenler" ve de "yüzüne gözüne bulaştıranlar" ayırımını yapabiliriz.<br />
Çünkü her siyasi parti ve her siyasetçi bir şeyi istismar ediyor.<br />
Bu istismarlarda sadece rejim muhalifliği yatmamaktadır. İstismar artık siyasetimizde bir klasik yol olmuştur ve bu yolu herkes kendine göre kullanmaktadır.<br />
Siyasetçide ve devlet yönetiminde ilk kıstas "layık olma" yani yönetme kabiliyetine sahip olmaktır. Bir yönetici az dindar hatta dini zaafiyet içinde de olabilir. Ama bu yönetici iyi bir yönetici ise topluma yararı daha fazla olduğundan tercih edilmesi gereken yönetici bu yönetici olmalıdır. Ancak iyi bir yönetici de kendisi hangi inanç seviyesinde olursa olsun toplumun değerlerine ve inanç sahiplerine saygılı olmak zorundadır. Bütün peygamberleri anarken Hazreti diye başlayan Türklerin, müslümanların peygaberini sadece adıyla ve küçümseyen bir eda ile dile getirmek sadece ve sadece aptallık olur ya da dini istismarın tersi bir istismar olur.<br />
Özetle siyasetçiler neden siyaset yaptıklarını, kimler için yaptıklarını bilmek ve buna göre kendilerini donatmak zorundadırlar. Siyasetçiler ülke meselelerini iyi bilmelidir, devleti iyi tanımalıdır, halkın her türlü sorununu bilmeli ve bunlar için çözüm yolu aramalıdır.<br />
Ve artık önce siyasetçilerimiz, siyasete ilgili olan aydınlarımız değişmeli mevcut zihniyetlerini bırakmalıdırlar.<br />
Asıl hedef, milletlerarası mücadelenin hızla ve her dönem değişik metotlarla devam ettiği dünyamızda Türk milletini kalkındırmak, güçlendirmek, refah çinde yaşatmak ve layık olduğu mertebeye ulaştırmaktır.<br />
Bu hedef ancak herkesin kendi görevini en iyi şekilde yapmaları ile mümkün olur.<br />
Siyasetçiler bu hedefi "istismar" üzerinde oturarak gerçekleştiremezler.<br />
RIZA MÜFTÜOĞLU</p>

    ]]></content>
  </entry>
  <entry>
    <title>Türk Dış Politikasında Liderler</title>
    <link rel="alternate" type="text/html" href="http://www.edirnetv.com/koseyazilari/riza-muftuoglu/turk-dis-politikasinda-liderler" />
    <id>http://www.edirnetv.com/koseyazilari/riza-muftuoglu/turk-dis-politikasinda-liderler</id>
    <published>2008-07-15T12:14:45+03:00</published>
    <updated>2008-07-15T12:14:45+03:00</updated>
    <author>
      <name>Rıza Müftüoğlu</name>
    </author>
    <summary type="html"><![CDATA[<p>Galatasaray Üniversitesi Uluslar arası İlişkiler Bölümü<br />
Öğretim Üyesi Sayın Ali Faik Demir`in yayına hazırladığı ``Türk Dış Politikasında Liderler´´ adlı çok kapsamlı ve tamamen araştırmaya dayalı güzel bir kitap çıktı.</p>

    ]]></summary>
    <content type="html"><![CDATA[<p>Galatasaray Üniversitesi Uluslar arası İlişkiler Bölümü<br />
Öğretim Üyesi Sayın Ali Faik Demir`in yayına hazırladığı ``Türk Dış Politikasında Liderler´´ adlı çok kapsamlı ve tamamen araştırmaya dayalı güzel bir kitap çıktı.<br />
Bu eserde Adnan Menderes, Süleyman Demirel, Bülent Ecevit, Necmettin Erbakan, Alparslan Türkeş ve Turgut Özal`ın Türk Dış Politikası içindeki yeri ve bütün bu liderlerin görüşleri yer alıyor. Ve sadece bununla yetinilmiyor, liderlerin hayatları, siyasi görüşleri, ideolojilerine de yer veriliyor. Demokrat Parti, Adalet Partisi, Cumhuriyet Halk Partisi, Demokratik Sol Parti, Milli Nizam Partisi, Milli Selamet Partisi, Refah Partisi, Fazilet Partisi, Saadet Partisi, Milliyetçi Çalışma Partisi, Milliyetçi Hareket Partisi ve Anavatan Partisi de anlatılıyor. Özetle bütün bu siyasi partiler ve liderler incelenip ortaya konuyor.<br />
Kitap 653 sayfa. Bağlam yayımcılık basmış.(Bağlam yayımcılık. Ankara caddesi 13/1 Cağaloğlu-İstanbul. Telefon. 0.212. 5135968.- 0.212. 2444160. Faks. 0.212. 2431727- e.mail: <a href="mailto:baglam@baglam.com">baglam@baglam.com</a>)<br />
Adnan Menderes`i G.Ü. Uluslar arası ilişkiler bölümü Yüksek lisans öğrencisi Meltem Yetener, Süleyman Demirel`i G.Ü. Uluslar arası ilişkiler Bölümü Yüksek Lisans Mezunu Nil Tuncer, Bülent Ecevit`i G.Ü. Yüksek Lisans Mezunu, Sabah Gazetesi Dış Haberler Muhabiri Gökçen Keskin, Necmettin Erbakan`ı G.Ü.Yüksek lisans mezunu Bahar Bakır, Alparslan Türkeş`i Yedi Tepe Üniversitesi Fransızca Bölümü Siyaset Bilimi ve Uluslar arası İlişkiler Araştırma Görevlisi, Sabancı Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümü Doktora Öğrencisi Gül Arıkan Akdağ, Turgut Özal`ı G.Ü. Uluslar arası İlişkiler Bölümü Yüksek Lisans Mezunu ve Yeni Aktüel Dergisi Muhabiri Nevra Yaraç Laçinok yazmış.<br />
Tamamen bilimsel bir anlayışla hazırlanmış. Eksikliklerini ve yanlışlarını bulsanız dahi önyargısız ve bilimselliğini kabul etmek zorunda kalacağınız bir eser.<br />
Örnek olarak Alparslan Türkeş ile ilgili olarak 451 ve 452 sayfalarda yer alan görüşler şöyle:´´Türkeş`in genel olarak siyasi hayatına bakıldığında iki temel noktaya ulaşmak mümkündür. Bunlardan ilki Türkeş`in ana hedeflerinden hiçbir zaman sapmadığı gerçeğidir..... Diğer bir nokta onun değişen yönünü ifade eder, bu da iktidara ulaşma yollarında iç ve dış konjonktüre göre göstermiş olduğu değişimdir. Amacını gerçekleştirmek uğruna ince hesaplar yapmış ve dönemin siyasi parametrelerini iyi inceleyerek nispeten katı olan ideolojisini esnetmeyi bilmiştir...<br />
Bu eseri okumanızı tavsiye ederim.</p>

    ]]></content>
  </entry>
  <entry>
    <title>TBMM de yemin</title>
    <link rel="alternate" type="text/html" href="http://www.edirnetv.com/koseyazilari/riza-muftuoglu/tbmm-de-yemin" />
    <id>http://www.edirnetv.com/koseyazilari/riza-muftuoglu/tbmm-de-yemin</id>
    <published>2008-07-15T12:12:39+03:00</published>
    <updated>2008-07-15T12:12:39+03:00</updated>
    <author>
      <name>Rıza Müftüoğlu</name>
    </author>
    <summary type="html"><![CDATA[<p>DİN VE SİYASET<br />
LAİKLİK VE TBMM`DE YEMİN<br />
Rıza MÜFTÜOĞLU<br />
Din, insan ve toplum üzerinde etki ve tesir açısından en başta gelir.<br />
Siyaset ise insanı ve toplumu idare etmeye yönelik olması sebebiyle de dinin bu gücüyle daima karşı karşıya gelir.<br />
Din, sadece din adamları vasıtasıyla etkisini göstermezken, siyaset de sadece siyaset adamlarınca yürütülmek istenir ve bu sahaya din adamlarının müdahalesi asla istenmez.</p>

    ]]></summary>
    <content type="html"><![CDATA[<p>DİN VE SİYASET<br />
LAİKLİK VE TBMM`DE YEMİN</p>
<p>Rıza MÜFTÜOĞLU</p>
<p>Din, insan ve toplum üzerinde etki ve tesir açısından en başta gelir.<br />
Siyaset ise insanı ve toplumu idare etmeye yönelik olması sebebiyle de dinin bu gücüyle daima karşı karşıya gelir.<br />
Din, sadece din adamları vasıtasıyla etkisini göstermezken, siyaset de sadece siyaset adamlarınca yürütülmek istenir ve bu sahaya din adamlarının müdahalesi asla istenmez.<br />
Din siyaset ilişkilerinde tarih boyunca daima bir çatışma söz konusu olmuştur. Din adamlarının her sahadaki hakimiyeti laiklik ilkesinin doğmasına neden olmuş ve giderek din adamlarıyla devlet adamları arasında ``tahakküm´´ yerine ``karşılıklı saygı´´ hakim olmaya başlamıştır.<br />
Ancak, bana göre eskiye dayanan bir çatışmanın sosyal genlerinden gelmiş olacak ki Din-Siyaset ilişkilerinde hiçbir dönem tam bir mutabakat ve sükunet sağlanamayacaktır. Bunun içindir ki ``Laiklik´´ ilkesi daima tartışılacaktır.<br />
Bu çok çaplı ve ana hatlarıyla ortaya konması ve netleştirilmesi gereken Din-Siyaset ilişkileri paralelinde bir konuyu tekrar gündeme getirmek istiyorum.<br />
Türkiye Büyük Millet Meclisinde yeni seçilen milletvekillerinin yaptığı yemin.<br />
Yeni seçilen milletvekillerinin Türkiye Büyük Millet Meclisinde yaptığı yemin, yemin metni açısından değil ama yemin ediş şekli açısından ``yemin´´ kavramına uygun değildir.<br />
Yeminin, muhakkak her milletvekilinin inandığı dine göre yapılması gerekmektedir. İnanmayan ve hiçbir dine mensup olmayan olursa da bunlar da en kutsal saydıkları varlık üzerinde yemin etmelidirler.<br />
Bu güne kadar Türkiye Büyük Millet Meclisinde yeminin Kur`an üzerinde yapılmasını savunanlar genelde laiklik ilkesini İslami ölçülere sığdıramayanlar olmuştur. Bunlar gerekçe olarak belli hususları ileri sürmüşlerdir.<br />
Ama benim bu konuyu ortaya koyuş nedenim farklıdır.<br />
Birincisi, yemin edilmesinin nedeni yemin metnine aynen bağlı kalınmayı temin etmekse yemin inanıldığı şekilde yapılmalıdır. Yemin eden Müslümansa Kur`an, Hıristiyansa İncil, Musevi ise Tevrat üzerinde yemin etmelidir.<br />
Herkesin huzurunda `` namusum ve şerefim üzerine ant içerim´´ denmesi kafi değil mi denebilir. Hatta bazıları için yemin etmeye bile gerek yoktur. Onlar halka ne söz verdiyse yerine getirmeye çalışır. Ama yemin merasimi olacaksa bu merasim bir insanın en çok saygı duyduğu varlık üzerinde yapılır.<br />
İkincisi yemin metninin laiklik ilkesine uygun olması halinde yeminin inançlar paralelinde yapılmasının laiklik prensibi açısından bir sakıncasının olmaması gerekir.<br />
Üçüncüsü böyle bir yemin laiklik ilkelerini muhafaza etmek açısından daha gereklidir.<br />
Şimdi laiklik ilkelerini dinsizlik olarak kabul eden bir kişi milletvekili seçilse, bu kişi inandığı kutsal kitap üzerine laiklik ilkelerine uyacağına dair yemin etse laik düzenin lehine mi olur? Aleyhine mi?<br />
Onun için bu güne kadar genelde laikliğe karşı olanların savunduğu ve istediği Kutsal Kitap üzerinde yemini aslında laiklikten yana olanların talep etmeleri gerekir.<br />
Laiklik açısından önemli olan Türkiye Büyük Millet Meclisinde yapılacak yeminin şekli değil, yemin metninin muhtevasıdır. Muhteva laiklik ilkesini zedelemiyorsa mesele yoktur.<br />
Anayasamıza göre milletvekilleri görevlerine başlarken aşağıdaki şekilde yemin ederler:<br />
``Devletin varlığını ve bağımsızlığını, yurdun ve halkın bölünmez bütünlüğünü, halkın kayıtsız şartsız egemenliğini koruyacağıma; hukukun üstünlüğüne, demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti ve Atatürk ilkelerine bağlı kalacağıma; halkımın refah ve mutluluğu için çalışacağıma; her yurttaşın insan haklarından ve temel hak ve özgürlüklerden yararlanması ülküsünden ve Anayasaya bağlılıktan ayrılmayacağıma; namusum ve şerefim üzerine and içerim."<br />
Yunanistan`da seçilen milletvekilleri İncil üzerine din adamları önünde yemin ederken Batı Trakya Türklerini temsilen seçilen Türk kökenli milletvekillerinin Kur`an üzerinde yemin etmelerinin istenmesinin nedeni nedir? Müslüman Türklere duydukları saygıdan mı? yoksa kendi düzenlerini daha iyi korumak isteğinden mi? Yoksa laikliğe karşı olmalarından mı?<br />
Yine batılı ülkelerin meclislerinde yapılan yeminlerin kutsal kitaplar üzerinde yapılmasının nedeni nedir?<br />
Bu ülkeler laikliğe karşı mı?<br />
Evet Din-Siyaset ilişkilerinde tartışma ve mücadele bitmez. Aslolan ``birinin tahakkümü´´ değil ``karşılıklı saygı´´ olmalıdır. Kendi düzenini daha iyi korumak için yapılacak yeminin en etkili olanını dinidir diye bir kenara bırakmak ``karşılıklı saygı´´ çizgisinden çıkıldığı anlamını da taşır. Ve doğru değildir.<br />
AKP , CHP ve MHP bir araya gelmeli yemin metninde değil ama yemin şeklinde anlaşmalıdırlar. Türkiye Büyük Millet Meclisinde herkes yemini inandığı en kutsal değer üzerinde yapmalıdır.<br />
Bunun laikliğe aykırı bir tarafı yoktur.</p>

    ]]></content>
  </entry>
  <entry>
    <title>Yurtta Sulh Cihanda Sulh</title>
    <link rel="alternate" type="text/html" href="http://www.edirnetv.com/koseyazilari/riza-muftuoglu/yurtta-sulh-cihanda-sulh" />
    <id>http://www.edirnetv.com/koseyazilari/riza-muftuoglu/yurtta-sulh-cihanda-sulh</id>
    <published>2008-06-06T17:38:27+03:00</published>
    <updated>2008-06-06T17:38:27+03:00</updated>
    <author>
      <name>Rıza Müftüoğlu</name>
    </author>
    <summary type="html"><![CDATA[<p>Yurtta sulh cihanda sulh` Gazi Mustafa Atatürk`ün veciz sözlerinden biridir. Bu ilke cumhuriyet kurulalı beri bizim rehberimiz olmuştur.Bilhassa Türk dış politikasında esas ilkelerin başında gelmiştir.<br />
Ama artık bu sözün manasını açma ve bu sözün gereğini yapmak için planlar düzenlemek ve uygulamak zamanı gelmiştir.<br />
Nedir bu sözdeki derin mana?</p>

    ]]></summary>
    <content type="html"><![CDATA[<p>Yurtta sulh cihanda sulh` Gazi Mustafa Atatürk`ün veciz sözlerinden biridir. Bu ilke cumhuriyet kurulalı beri bizim rehberimiz olmuştur.Bilhassa Türk dış politikasında esas ilkelerin başında gelmiştir.</p>
<p>Ama artık bu sözün manasını açma ve bu sözün gereğini yapmak için planlar düzenlemek ve uygulamak zamanı gelmiştir.</p>
<p>Nedir bu sözdeki derin mana?<br />
Yurtta barışı temin etmek elimizdedir.Türkiye kendi iç barışını temin edebilir. Ancak cihanda barışı sağlamak bizim elimizde değildir. Biz barış deriz elinoğlu savaş der.Savaş isteyeni sözle durdurmak mümkün değildir.</p>
<p>Cihanda barışı sağlamak için cihana etkili olmanız lazımdır.Durun dediğinizde, durdurabilmelisiniz.</p>
<p>Yine cihanda barışı sağlamak için dünyada adaletli bir yönetimin olması gerekir. Yani baskı kuracak güç olan devletin veya devletlerin dünyada adaletin hakim olmasını hedef edinmelidir.Bunun kısa adı cihan hakimiyetidir.<br />
Atatürk bizden TÜRKÜN CİHAN HAKİMİYETİNİ istemektedir. Adaleti dünyaya hakim kılacak bir hakimiyeti.</p>
<p>Zaten birliğini sağlayamayan bir milletin dünyaya hakim olması mümkün değildir.<br />
Bana göre artık süratle iç huzuru ve beraberliği sağlamalı ve dünyaya yönelmeliyiz.Önce bölgesel hakimiyete ve sonrada üç kıtadaki üstünlüğe ve nihayet beş kıtada gereken saygınlığa erişmeliyiz. `Bu hayalleri bırakın` diyenlere atalarımızın yaptıklarını hatırlatmalı ve anlatmalıyız. Biz Türkler hem cihan devletleri kurmada tecrübeli hem de son din olan İslamiyetin adalet buyruğunu çok iyi benimsemiş ve anlamış bir milletiz.</p>
<p>Gücümüzü ve değerimiz bilmeliyiz.Fırtınalı ve sıkıntılı geçen asırları geride bıraktık. Artık bu asır TÜRKÜN ASRI olmalıdır.Türkün adaletinin ayak basmadığı yer kalmamalıdır. `Müslüman Türk`ün manası ile Gazi Mustafa Kemal Atatürk`ün yurtta barış cihanda barış ilkesini iyi anlamalı ve artık ayağa kalkmalıyız.</p>

    ]]></content>
  </entry>
  <entry>
    <title>Avrupa Birliği</title>
    <link rel="alternate" type="text/html" href="http://www.edirnetv.com/koseyazilari/riza-muftuoglu/avrupa-birligi" />
    <id>http://www.edirnetv.com/koseyazilari/riza-muftuoglu/avrupa-birligi</id>
    <published>2008-05-29T19:35:43+03:00</published>
    <updated>2008-05-29T19:35:43+03:00</updated>
    <author>
      <name>Rıza Müftüoğlu</name>
    </author>
    <summary type="html"><![CDATA[<p>Türkiye 1959 yılından beri Avrupa Birliğine girmeyi bir devlet politikası olarak devam ettirmektedir. Avrupa Birliğine üye olmak için yapmış olduğumuz ilk müracaattan bugüne kadar 40 civarında anlaşma yapmışız.<br />
Avrupa Birliği istemiş biz yerine getirmişiz. Avrupa Birliği yanlıların dediği gibi, onların belirlediği ilkeleri kabul etmeden bu birliğe girmek mümkün olmadığı için bu taleplerini yerine getirmemiz normal.<br />
Ama ortada çok ciddi bir sorun var.</p>

    ]]></summary>
    <content type="html"><![CDATA[<p>Türkiye 1959 yılından beri Avrupa Birliğine girmeyi bir devlet politikası olarak devam ettirmektedir. Avrupa Birliğine üye olmak için yapmış olduğumuz ilk müracaattan bugüne kadar 40 civarında anlaşma yapmışız.</p>
<p>Avrupa Birliği istemiş biz yerine getirmişiz. Avrupa Birliği yanlıların dediği gibi, onların belirlediği ilkeleri kabul etmeden bu birliğe girmek mümkün olmadığı için bu taleplerini yerine getirmemiz normal.</p>
<p>Ama ortada çok ciddi bir sorun var.<br />
Bu sorun Avrupa Birliğinin talep ettiklerinin büyük bir bölümünün bizim içişlerimize karışmaya yönelik olması ve çok ciddi iç problemlerimizde Avrupa Birliğinin bizden yana tavır almamasıdır.</p>
<p>Mesela Kıbrıs. Kıbrıs adasında dini, dili, ırkı ayrı olan Türklerle Rumların birleşmesi isteniyor. Ama öte yandan bin yıla yakın bir süredir birlikte yaşadığımız kürtçe konuşan vatandaşlarımız ise bizden koparılmak isteniyor. Yani Avrupa Birliği`nin, Kıbrıs için istedikleri bir esasa dayanıyor, Türkiye için istedikleri ise bu esasa ters düşüyor.Avrupa Birliği birinde birleştirmeyi, bir yerde ise ayrıştırmayı esas alıyor. Bu da gösteriyor ki Avrupa Birliği, ilkeleri paralelinde değil, Türkiye üzerindeki emelleri paralelinde hareket ediyor.</p>
<p>Düşünelim. Avrupa Birliğine girmek demek, bu ülkelerle bir ortaklık yapmak demek. Müşterek hareket etmek demek. Peki bu nasıl bir ortaklıktır ki, ortakların birine karşı sürekli düşmanca davranılıyor ya da en azından dostça hareket edilmiyor.<br />
Avrupa Birliği ile en son durumumuz, ucu açık olan bir müzakere masasına oturma hakkı almamızdır. Yani müzakere masasına oturma hakkına sahip olduk ama bu masada neleri, hangi sürede nasıl müzakere edeceğimiz ve neticesinin ne olacağı belli olmuş değil. Böyle bir durumdayız ve Avrupa Birliği sürekli istiyor. Ne istiyor?<br />
Türklüğe hakareti önleyen ceza yasası değişsin diyor. AKP kapatılmasın diyor.<br />
Daha öncede Kürtçe eğitim istemişti.Kürtçe yayın istemişti.</p>
<p>Şimdi, Türklüğe hakareti önleyen yasanın Avrupa Birliği ilkelerine ters olan tarafı nedir? ``Ermeni katliamı yapıldı´´ demenin suç kabul edildiği bazı Avrupa ülkeleri varken, Türkiye`de Türklüğe hakaret neden suç olmaktan çıkarılsın?<br />
AKP kapatılmasın deniyor. AKP hakkında kapatılma davası açılmadan önce bazı yasaların ve Anayasanın parti kapatma ile ilgili maddelerinin değiştirilmesi ve hatta bununla birlikte Siyasi Partiler Yasasının ve Seçim Kanunun değiştirilmesi teklif edilmiş olsaydı, bu teklifleri Avrupa Birliği normlarına uygunluk olarak kabul etmek mümkündü. Ama dava açıldıktan sonra laf etmek, talep etmek içişlerimize karışmak değil de nedir?<br />
Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür.</p>
<p>Osmanlı Devleti de o dönemim Avrupa Birliği sayılan Avrupa Devletleri Konseyi`ne 1856 yılında girmişti.</p>
<p>O zaman da Avrupa, Osmanlı`dan sürekli demokratik taleplerde bulunmuştu. Tanzimat Fermanı da bu talepler sebebiyle ilan edilmişti. Sonra ne oldu?<br />
Avrupa ülkeleri Osmalı`yı paramparça etmek için saldırmaktan geri kalmadı.<br />
Onun içindir ki artık Türkiye Avrupa Birliği meselesini masaya yatırmalı ve yeni bir dış siyaset stratejisi çizmelidir.</p>
<p>Avrupa Birliğine şu denmelidir.<br />
Önce müzakere masasına benim üç konumu görüşmek için oturalım. 1-Bölücülere desteğini çekeceksin ve hatta onlara karşı benimle beraber olacaksın. 2-Kıbrıs konusunda Yunan yanlısı olmayacaksın.Gerçekçi olacaksın. 3-Türk Silahlı Kuvvetleriyle ilgili olarak istediğin değişiklikleri ancak Türkiye Avrupa Birliğine girdikten hemen sonra yerine getireceğim.Bunun için bu taleplerini donduracaksın.<br />
Bu teklifleri Avrupa Birliği kabul ederse Avrupa Birliği yolunda yürümeye devam ederiz. Aksi takdirde yeni bir dünya düzeni kurulur ve Türkiye`de yerini bulur.</p>

    ]]></content>
  </entry>
  <entry>
    <title>Siyasi Partilerde İnanmış Kadrolar</title>
    <link rel="alternate" type="text/html" href="http://www.edirnetv.com/koseyazilari/riza-muftuoglu/siyasi-partilerde-inanmis-kadrolar" />
    <id>http://www.edirnetv.com/koseyazilari/riza-muftuoglu/siyasi-partilerde-inanmis-kadrolar</id>
    <published>2008-05-08T10:15:07+03:00</published>
    <updated>2008-05-08T19:13:30+03:00</updated>
    <author>
      <name>Rıza Müftüoğlu</name>
    </author>
    <summary type="html"><![CDATA[<p>Siyasette inanmış kadrolar çok önemlidir. Yani bir siyasi partide, partinin dünya görüşünü içtenlikle benimsemiş ve bu yolda her türlü sıkıntıya göğüs gerebilecek kadrolar mühimdir.<br />
Ancak bu kadroların önünde üç yol açılır.<br />
Birinci yol;Bazı gerçeklere göre esnek hareket etmemek,belli kalıplara hapsolmak, herkesin kendisi gibi düşünüp hareket etmesini beklemek yani fanatizm.<br />
İkinci yol dejenerasyona uğramak,giderek inandığı davadan uzaklaşmak ve bu dejenerasyonu da "siyasetin bir gereği" diye anlatarak kendini kandırmak.</p>

    ]]></summary>
    <content type="html"><![CDATA[<p>Siyasette inanmış kadrolar çok önemlidir. Yani bir siyasi partide, partinin dünya görüşünü içtenlikle benimsemiş ve bu yolda her türlü sıkıntıya göğüs gerebilecek kadrolar mühimdir.</p>
<p>Ancak bu kadroların önünde üç yol açılır.</p>
<p>Birinci yol;Bazı gerçeklere göre esnek hareket etmemek,belli kalıplara hapsolmak, herkesin kendisi gibi düşünüp hareket etmesini beklemek yani fanatizm.</p>
<p>İkinci yol dejenerasyona uğramak,giderek inandığı davadan uzaklaşmak ve bu dejenerasyonu da "siyasetin bir gereği" diye anlatarak kendini kandırmak.</p>
<p>Üçüncüsü ise inandığı davayı ve kendini, halkı severek ve kabul ederek geniş halk kitlelerine benimsetmek ve sevdirmek.</p>
<p>Genelde siyasi partiler bu kadrolarını uzun süre gereği gibi kullanamamaktadırlar.</p>
<p>Partizanlık ve dar çerçevedeki kadroculuk, hem inanmış kadroları olması gereken yörüngeden çıkartmakta hem de aşırı partizanlık bir menfaat şebekesi oluşturabilmektedir.</p>
<p>Onun içindir ki siyasi partiler kendi dünya görüşleri paralelinde yürümek başarısını gösterebilmelidirler. Bu yolda hızlı yürümekle, bazen durma ya da yavaşlamanın dışında bir stratejik sapma gösterilmemelidir.</p>
<p>Siyasi partilerde bir diğer tehlike de inanmış kadroların ya tepede tamamiyle yönetimde veya tamamen üst yönetim dışında olmalarıdır. Böyle bir durum inanmış kadrolarla belirlenen stratejide yürümek yerine inanmış kadroların heba olması ya da baskıcı hareket etmemelerini getirir.</p>
<p>Halkla bütünleşme;yani halka davayı sevdirme ancak inanmış kadrolarla doğru olan yolda yürümekle mümkün olabilir.</p>
<p>Tavan-taban dengesi de ancak böyle temin edilebilir.</p>
<p>Her siyasi parti inanmışlarıyla muvaffak olabilir ve iktadara gelebilir. Ancak inanmış kadroların hareket tarzı ve yönetimdeki pozisyonları ve ağırlıkları çok önemli olmaktadır.</p>
<p>Bu gün çoğu siyasi partilerin birbirlerine benzedikleri görüşünün ortaya çıkmasının en önemli nedeni de bu "inanmış kadroların" varlığının giderek zayıflamasından kaynaklanmaktadır.</p>
<p>İnanmış kadroları olmayan ve bu kadrolarını iyi kullanamayan siyasi partilerin başarılı olmaları mümkün değildir.</p>

    ]]></content>
  </entry>
  <entry>
    <title>Devlet Yapımız</title>
    <link rel="alternate" type="text/html" href="http://www.edirnetv.com/koseyazilari/riza-muftuoglu/devlet-yapimiz" />
    <id>http://www.edirnetv.com/koseyazilari/riza-muftuoglu/devlet-yapimiz</id>
    <published>2008-04-26T14:57:52+03:00</published>
    <updated>2008-04-29T18:04:28+03:00</updated>
    <author>
      <name>Rıza Müftüoğlu</name>
    </author>
    <summary type="html"><![CDATA[<p>Devletimizin yapısı hemen her dönemde tartışılmıştır ama bir türlü devletin yeniden düzenlenmesi gerçekleşememiştir.</p>
    ]]></summary>
    <content type="html"><![CDATA[<p>Devletimizin yapısı hemen her dönemde tartışılmıştır ama bir türlü devletin yeniden düzenlenmesi gerçekleşememiştir.</p>
<p>Ülkemizde devlet yapısı ile ilgili tartışmalar son zamanlarda her nedense daha çok merkezi sistemden adem-i merkeziyete geçmesi noktasında yoğunlaşmıştır. Her nedense merkezi sistemi, merkezi sistem anlayışı içinde yürütemeyenlerin adem-i merkeziyete dayanan sistemi de hiçbir zaman yürütemeyecekleri gerçeği hep göz ardı edilmiştir. Çünkü bu tartışmaların daha çok çıkış nedeni dış kaynaklara ve bölücü unsurların gizlenmiş güçlerinin marifetlerine dayanmaktadır.</p>
<p>Halbuki öncelikle yapılması gereken, kuruluş kanunları olmayanların da kuruluş kanunları da çıkarılarak her bakanlığın amacını ve hedeflerini ve işleyiş şeklini, ülkemizin ihtiyaçları ve imkanlar dengesinde belirlemek ve bunun için de yeni bir devlet kuruyormuşçasına ayrı bir çalışma birimi teşekkül ettirmektir. Ancak bu çalışmalar yapılırken hangi görevlerin ve yetkilerin illere devredilebileceğini belirlemektir. Yoksa bir kısım beyler ve merkezler &#8220;eyalet sistemi&#8221; hayali içinde olduklarından dolayı bunun alt yapısını hazırlamak için adem-i merkeziyet sistemi arayışları içinde olunamaz. Hele hele adem-i merkeziyete dayalı devlet yapısının demokrasinin gereği olduğunu söylemek belli niyetleri demokrasi zırhı içinde saklamaktan öteye geçmez.</p>
<p>Devlete işlerlik kazandırılması günümüzde en önemli konuların başında gelmektedir. Çünkü devlet yaşamı düzenleyen bir güçtür ve çok önemlidir.</p>
<p>Devletin tek bir ideolojisi olmalıdır ve değişmemelidir. Bu ideolojinin dayanakları ise &#8220;Koruma&#8221;, &#8220;Kollama&#8221;, &#8220;Yaşatma&#8221;, &#8220;Yükseltme&#8221;, &#8220;Hizmet etme&#8221;, &#8220;Eğitme&#8221;, &#8220;Yetiştirme&#8221;&#8230; olmalıdır.</p>
<p>Milletin var ettiği, milleti için var olan, bu varlığı sebebiyle de kutsal olan devlet güçlü ve işler olmalıdır. Devlet, görevlilerin ve siyasilerin keyfi isteklerine göre değil, adaletle ve bir görevin ifasının kutsallığını anlayarak işlemelidir.</p>
<p>Devlet kutsal mı?</p>
<p>Devlet elbette ki kutsal bir kavramdır.</p>
<p>Millet de kutsal bir kavramdır.</p>
<p>Demokrasi de&#8230;</p>
<p>Devlete saygı yoksa, millete de olmaz.</p>
<p>Şimdi bir kısım çevreler şu oyunu oynamaktadır. Onlara göre millet kutsal, bunun içinde demokrasi de kutsal ama devlet kutsal değil, çünkü devlet kutsal olunca demokrasi olmuyor ve millet eziliyor.</p>
<p>Bu görüşün hiçbir mantığı yoktur.</p>
<p>Çünkü demokrasi, hukuk kurumları ve devletle ancak birlikte ve her biri fonksiyonunu tam yerine getirdiği zaman tam olarak işler ve millet böyle rahat edebilir.</p>
<p>Kaldı ki önce şu bilinmelidir ki demokrasi olmadan bir milletin ayakta durması mümkündür ama devleti olmayan hiçbir millet sadece demokrasi ile ayakta duramaz, daha doğrusu devlet olmadan millet ayakta duramaz, millet olmayınca da demokrasi zaten yoktur.</p>
<p>Devlet olmayan bir yerde yönetim biçimlerinden bahsedemezsiniz zaten. İster krallık olsun ister demokrasi millet için öncelikle ele aldığı ve yönettiği devlettir.</p>
<p>Demokrasi, devlete ve hiyerarşiye karşı olan bir yönetim biçimi değildir.</p>
<p>1950 öncesi halkın devlet memurlarından çok çekmiş olması bizim güçlü &#8220;devlet&#8220;ten ve devletin kutsallığından vazgeçmemizi gerektirmez. Demokrasiden yana olanların yapacağı mücadele, millete en iyi şekilde hizmet edecek bir devlet yapısı için olmalıdır. Yoksa devletin tılsımını ortadan kaldırma mücadelesi verilmemelidir. Bunun demokratlıkla, milletten yana olmakla bir ilgisi olamaz.</p>
<p>Bu görüşü duyduklarında şunu söylüyorlar: Biz, devlet ortadan kalksın demiyoruz ki, devlet kutsal olmamalı, devlet küçülmeli vs.vs.</p>
<p>Bir devleti yıkmak için eğer silahlı kuvvetleri kullanmıyorsanız yapacağınız şey önce bu değeri halkın gözünde aşağı indirmek, sonra da budamak, sarsmak, kaos ve kargaşa çıkarmak ve nihayet halkla birlikte onu yıkmaktır.</p>
<p>Bu kötü niyetlilere fırsat vermemek için de devleti kendi kuruluş amacına uygun işlemesini sağlamak gerekmektedir.</p>
<p>Devlet üzerinde en çok oynamak isteyenlerin bir cephesinde de siyasetçiler, daha doğrusu iktidar olan siyasetçiler bulunmaktadır.</p>
<p>Siyasetçilerin devlete karşı ilk darbesi, o meşhur &#8220;Türkiye`de siviller iktidar olur ama muktedir olamazlar&#8221; sözüyle gerçekleştirilmiştir.</p>
<p>Bu söz, aslında daha önce seçmene verilen sözlerin yerine getirilmemesi üzerine seçmene &#8220;anla beni&#8221; mesajı olarak ortaya çıkmıştır. Çünkü tek otorite imiş gibi seçmene söz verildiği zaman, seçmeni bir müddet oyalamak mümkün olmakta ama bir müddet sonra bir başka çıkış yolu bulmak zorunda kalınmaktadır.</p>
<p>Ayrıca devleti istediği gibi yönetememe şikayeti bir ayrı zihniyeti de ortaya koymaktadır. İlkelerle, kurallarla, kanunlarla yönetmek yerine &#8220;kral gibi&#8221; yönetme zihniyeti.</p>
<p>Ancak ne var ki demokrasinin zaaflarıyla birlikte devletimizin yapısı da bozuldu ve bu gün siyasetçi ve devlet görevlisi birbirleriyle alışveriş etme noktasına geldi.</p>
<p>Artık Türkiye`de tek başına ne devleti ele alıp reform ve düzenlemeler yapabilirsiniz ne de demokratik sistemimiz değiştirebilirsiniz ne de hukuku sağlamlaştırabilir, adaletli bir düzeni kurabilirsiniz. Demokrasiyi, devleti ve adaleti bir anda ve birlikte ele aldığınız zaman bir müspet netice alabilirsiniz.</p>
<p>Bu gün devlet yapımız kendini öylesini kaybetmiş ve asıl amacından öylesine uzaklaşmıştır ki büyük ölçüde iktidarların marifetiyle yürür hale gelmiştir.</p>
<p>Onun içindir ki tek başına ve çoğunlukla bir siyasi parti iktidar olduğunda &#8220;istikrar&#8220;dan bahsedilmekte, koalisyonlarda ise istikrar arayışları artmaktadır. Çünkü devlet artık bu gün kendi amacına uygun işleyişini kendi görevlileri ile yürütmekten uzak bir duruma gelmiştir.</p>
<p>Şimdi bir örnek olayı ele alalım ve devletimizi ve bürokrasimizi ve siyasetçilerimiz ile demokrasimizi değerlendirelim.</p>
<p>Bir bakan bir ildeki bir kurumuna bir genel müdür atayacaksa işlem şöyle gerçekleşmektedir. Bir kere o ilin iktidar partisinin mensubu milletvekillerinin uygun görmedikleri bir genel müdürün atanması söz konusu olamaz. Çünkü bu milletvekilleri , bu genel müdürün kendi istekleri dışında hareket etmesinden ve neticede genel müdürün kendisinin ileride siyasete atılmasından veya başka bir milletvekili adayına destek vermesinden endişe etmektedir. Genel müdürler böyle bir şey yapabilmekte midirler? Evet isteyenler yapabilmektedirler. O ilin il başkanının ve diğer partililerin isteklerini yerine getirerek bunlarla çok iyi ve bazen de sarsılmaz bağlarla ilişki kurabilmektedirler.</p>
<p>Bürokratları siyasetle bu kadar iç içe getiren sebepler nelerdir?</p>
<p>Bunun birden çok sebebi vardır. Ancak sistem olarak devletin işleyişi açısından meseleyi ele aldığımızda şunu görmekteyiz. Devlet kurumlarımızın çoğunda artık &#8220;sicil sistemi&#8221; diye bir şey kalmamış gibidir. Siciller artık formalite icabı doldurulmaktadır. Sicil sistemi böyle lafta kalınca devlet görevleri için gerekli olan liyakat, dürüstlük, adaletli yönetim gibi kavramlar büyük ölçüde ortadan kalkmıştır.</p>
<p>Bir devlet, elemanlarını nasıl istihdam edeceğini, hangi görevlere hangi özelliklerdeki elemanları getirebileceği ölçüsünü kaybederse bu devletin devlet olmasından bahsetmek mümkün olmaz.</p>
<p>Halbuki devletin kendi kuruluş ve işleyiş amacına uygun elemanları istihdam etmesi şarttır.</p>
<p>Devlet önce bir zihniyet, amaç ister, sonra bilgi, kabiliyet, çalışma gibi özellikler ister.</p>
<p>Özel bir şirkete giren ve burada çalışan bir elemanda &#8220;geçimini sağlamak, mesleğini geliştirmek, iyi bir şirkette çalışmak gibi amaçlar söz konusudur ve bu zihniyete sahip bir eleman, şirketin amacına uygun özelliklere sahipse şirket için de yeterlidir ve şirket-eleman çelişkisi söz konusu olmaz.</p>
<p>Halbuki devlette çalışmak isteyen ve görev yapan bir elemanda şirkette olduğu gibi bir amacın ve özelliklerin olması gereklidir ama bu kafi değildir. Devlette görev yapanın özel şirketteki elemanların amaçlarını aşan bir zihniyete sahip olmaları ve ulvi bir manevi havayı yaşamaları lazımdır. Bu manevi hava, &#8220;milletime hizmet ediyorum, milletimin en üst seviyesindeki temsilcilerinden biriyim, aldığım maaş bir patronun kazancından değil, bir milletin varlığından elde edilmektedir&#8221; gibi bir anlayışı unutturmamalı, bu anlayışı yaşatmalıdır.</p>
<p>Devlet memurunda özel şirketteki görevlinin amacını aşan bir amacı taşımasının gereğini devletin kutsallığının dışında da şöyle açıklamak mümkündür. Özel şirket batarsa, elemanlarının o şirketten faydalanması imkanı kalmaz. Ama bir devlet teşkilatının batması düşünülemez. Özel şirket elemanları şirketim batmasın diye de dikkat gösterirler, çok fazla kar elde etmeye odaklanırlar. Buna mecburdurlar. Devlette ise böyle bir mecburiyet yoktur çünkü devlet batmaz. İşte bir özel şirketle iflas etme açısından bir farka sahip olan devletin bundan doğan açığını kapatmasının tek yolu devletin kutsal bir görev yapmış olmasındandır. Bu kutsallık ortadan kalkınca yönetim bilimi açısından da devlet eksik bir duruma gelmektedir.</p>
<p>Bana göre &#8220;özelleştirme&#8221; akımının dünyada ve Türkiye`de bir anda bu kadar yaygınlaşmasının en önemli nedeni devlet kuruluşlarının kendi amacına uygun eleman istihdamında kontrolü kaybetmiş olmasındandır.Yoksa gerçek manadaki bir devlet memuru, iktisadi alanda faaliyet gösteren kuruluşları da en iyi şekilde yönetebilirdi. Biz İktisadi devlet teşekküllerimizi &#8220;devlet ekonomi ile uğraşır mı? Ekonomik faaliyetlerin kendi kuralları vardır. Devlet görevlilerine bu kurallar çerçevesinde mevzuat gereği yetki veremiyoruz&#8221; şeklinde yüzeysel gerekçelerle özelleştirdik. Halbuki bu gün devletin diğer birim ve kurumlarında da büyük tıkanmalar ve sıkıntılar mevcuttur. Devleti küçültmek ayrıdır, devletin işleyişini daha açık ve halk için esasına dayalı yapmak için düzenlemeler yapmak ayrıdır. Onun için devlet budanmamalıdır. Devlet ekonomiden kurumsal olarak çekilse bile muhakkak ekonomi ile direkt veya endirekt bağlarını kurmalıdır. Devletin bir millet için gerekli olan hiçbir değerden uzak kalması düşünülmemelidir. Devlet kurumları gelişen ve değişen şartlara göre değişebilecek bir esnekliğe ve işleyişi sahip olmalı ama devlet küçülmemelidir. Çünkü devlet küçüldükçe uluslar arası sermayenin sömürü alanı genişlemektedir.</p>
<p>Özetle bir devletin özel şirketten farklı olan yapısı ve manası vardır. Bu mana kaybolduğu zaman devlet, devlet olarak işleyemez.</p>
<p>Bu gün devletin zaman olur halkına zulüm yapmasının, zaman olur menfaat kapısı olmasının, rüşvet mekanizmasının parçası olmasının, zaman olur adaleti tatbik edememesinin en büyük nedenlerinin birincisi, devlet-devlet görevlisi çelişkisinin varlığıdır.</p>
<p>Devletin yapısal manadaki yetersizliği, eleman istihdamındaki politikasızlığı devleti her türlü baskıya açık hale getirmektedir. Böyle olunca da devlet bazen mafyanın elinde, bazen iş adamlarının , bazen de siyasetçilerin ve çoğunlukla da hemen hemen hepsinin faydalandığı alan haline gelir.</p>
<p>Bir bakan, bakan olmadığı dönemlerde mesela bir inşaat şirketinin sahibi olsa, hiç kimsenin hatırı ve baskısı bu şirkete ehil olmayan bir elemanı aldıramaz. Çünkü şirketin sahibi şirketi kar elde etmek için kurmuştur ve ancak kendine yararlı elemanları alabilir.</p>
<p>Ancak aynı kişi devletin başına geldiğinde, bakan olduğunda, bakanlığına bağlı kurumlara, bu kurumların kuruluş ve işleyiş amacına uygun olmayan elemanları atamak zorunda kalabilmekte veya bu atamaları bilhassa yapabilmektedir.</p>
<p>Kendi malı olunca dikkatli, devletin malı olunca hoyratça.</p>
<p>Hiç tetkik etme fırsatı bulamadım ama herhalde &#8220;devletin malı deniz, yemeyen domuz&#8221; sözü bizden başka hiçbir millette yoktur.</p>
<p>Evet bu gün Türkiye`de siyasetçi-bürokrat ilişkisi bu örnek olaydaki gibi ve buna benzer şekillerdedir.</p>
<p>Şimdi bu düzeni düzeltmeden adem-i merkeziyete dayalı sisteme geçsek ne değişir? Hiçbir şey değişmez sadece rolleri oynayanlar değişir.</p>
<p>Bu günkü yapısıyla devletimizin organizasyon şeması dahil her bakımdan yeni bir düzenlemeye ihtiyacı vardır.</p>
    ]]></content>
  </entry>
  <entry>
    <title>Avrupa Birliği ve Kıbrıs</title>
    <link rel="alternate" type="text/html" href="http://www.edirnetv.com/koseyazilari/riza-muftuoglu/avrupa-birligi-ve-kibris" />
    <id>http://www.edirnetv.com/koseyazilari/riza-muftuoglu/avrupa-birligi-ve-kibris</id>
    <published>2008-04-04T10:48:11+03:00</published>
    <updated>2008-05-05T03:32:33+03:00</updated>
    <author>
      <name>Rıza Müftüoğlu</name>
    </author>
    <summary type="html"><![CDATA[<p>Sayın Cumhurbaşkanım,<br />
Girne Amerikan Üniversitesinin çok değerli öğretim üyeleri, öğretim görevlileri<br />
ve sevgili gençler,<br />
Muhterem misafirler,<br />
Basınımızın ve televizyonlarımızın değerli temsilcileri,</p>

    ]]></summary>
    <content type="html"><![CDATA[<p>Sayın Cumhurbaşkanım,<br />
Girne Amerikan Üniversitesinin çok değerli öğretim üyeleri, öğretim görevlileri<br />
ve sevgili gençler,<br />
Muhterem misafirler,<br />
Basınımızın ve televizyonlarımızın değerli temsilcileri,</p>
<p>Tarih Kulübünün açılışı münasebetiyle Türk Dünyasının; Turan Coğrafyasının Akdeniz güneşi olan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinde bulunmaktan ve sizlere hitap etmekten büyük mutluluk duyduğumu belirterek ve ayrıca bu programı düzenleyen Tarih kulübü başkan ve yöneticilerine teşekkür ederek sözlerime başlarken hepinizi saygıyla selamlıyorum.<br />
Avrupa Birliği sürecinde Kıbrıs konusunu net bir şekilde ortaya koymak için önce Türkiye ve Avrupa Birliği konusuna ana hatlarıyla da olsa değinmek gerekmektedir.<br />
Türkiye 31 Temmuz 1959 yılında Avrupa Ekonomik Topluluğuna ortaklık için başvurmuştur. 1959 yılından 2006 yılına kadar 47 yılda 36 anlaşma yapılmıştır. Yani 1959 yılından beri Türkiye Avrupa Birliğine girmeyi bir devlet politikası olarak benimsemiştir.<br />
Biz elbette ki devlet politikası olan bir konuya kolay kolay tavır almayız. Ancak bazı yanlışları, eksiklikleri ortaya koymak görevi ile de karşı karşıya olduğumuzu düşünüyoruz.<br />
Ve bu noktadaki ilk uyarımız şudur: Avrupa Birliğine ne olursa olsun karşı olmak önyargısını taşımak ne kadar yanlışsa, ille de Avrupa Birliği demek, bu birliğe giremezsek çökeriz diye düşünmek de o kadar hatta daha büyük bir yanlıştır.<br />
Önce şunu kabul etmek gerekmektedir. Bir Nato üyesi olan Türkiye`nin ABD ve Kanada hariç bütün Nato ülkelerinin kurduğu bu birliğe girmek istemesi gayet doğaldır. Bunun için büyük çabalar sarf etmesi de normaldir. Hele Dünya iki kutuplu iken Sovyetler Birliği tehdidi karşısında Nato şemsiyesinin yanında Avrupa birliği kabanını giymek istenmesi dış siyaset açısından çok tartışılabilecek bir siyaset olarak kabul edilemez.<br />
Ama Sovyetler Birliği çöktükten sonra Türkiye yeni bir strateji oluşturma fırsatını kullanamamakla çok büyük bir fırsat kaçırmıştır.<br />
Türkiye bana göre bu manadaki ilk yanlışını 1990`lı yıllarda Gümrük birliğine girerken yapmıştır. Bu dönemde Türk Milliyetçilerinin "önce Türk Birliği, sonra Avrupa Birliği" tezini hükümet edenler dikkate almış olsalardı bu gün Avrupa Birliği sürecinde Kıbrıs konusunu başka türlü görüşmüş olurduk.<br />
O dönemde Türk Milliyetçileri şu tezi ileri sürüyordu:"Avrupa Birliği yıllardır bir devlet politikası olmuştur. Bu siyaset bu gün dünyada meydana gelen gelişmeler karşısında tekrar ele alınmalıdır. Sovyet Rusya`nın çöküşünden sonra 5 Türk Cumhuriyeti bağımsızlıklarını ilan etmişlerdir. Biz Türk Birliğini veya Türk Ortak Pazarını kurduktan sonra Avrupa Birliğine girersek, büyük bir blok halinde gireriz ve nüfus açısından da çok avantajlı bir hale gelerek bu ortaklıkta ciddi bir gücümüz olur. Kıbrıs da bu Türk Cumhuriyetlerinden biri olur ve Yunan oyunlarına maruz kalmaz. Eğer Avrupa böyle birlikteliğe yanaşmazsa gümrük birliğine girmeyiz ve Avrupa ile İsrail`in yaptığı gibi bir anlaşma yaparız ve işbirliğimiz yine devam eder. Türk Birliği ABD ittifakı, Türk Birliği ABD, İsrail ittifakı, Türk Birliği Rusya Federasyonu İttifakı üzerinde çalışmalar yaparız."<br />
Ancak bu görüş dikkate alınmadı ve bizler " Yine Turancılığınız depreşti" diye tenkide uğradık.<br />
Halbuki biz Türkler Avrupa Birliği ve benzeri Birlikleri fikir olarak yıllar önce ortaya koymuş bir milletiz. Turan fikri biliyorsunuz dünyadaki bütün Türkleri bir bayrak altında toplamayı hedefleyen bir fikir akımı idi. Macar Turancıları ise Türklerin yanı sıra Çin, Rusya ve Japonya hariç Orta asya ve Uzakdoğu ülkelerinin çoğunu içine alan bir büyük ittifak öngörüyorlardı. Turancılık gerçekleşmesi uzak bir ideal olarak görülebilir ancak bağımsızlıklarını kazanmış Türk Cumhuriyetleriyle birlikte Avrupa Birliğine benzer bir birlik kurmak gerçekleşmesi orta vadede mümkün olabilecek bir hadisedir.<br />
Böyle bir birliktelik isteği sadece soy birliğinin bir gereği olarak görülmemelidir. Çünkü büyük devlet olarak ayakta durmada tarih boyu pek değişmeyen belli üstünlüklere ve özelliklere sahip olmak gerekiyor.<br />
Bunlar:<br />
1-Müşterek ve büyük hedefler.<br />
2-Stratejik coğrafi konum ve toprak üstünlüğü.<br />
3-Nüfus üstünlüğü.<br />
4-Kültür üstünlüğü.<br />
5-Eğitim, bilim ve teknoloji üstünlüğü.<br />
6-Ekonomik üstünlük.<br />
7-Askeri üstünlük.<br />
Bu üstünlüklere günümüzde hiçbir Türk devleti tek başına sahip değildir. Ama Türk Birliği bu üstünlüklerin hepsini orta bir vadede gerçekleştirebilir.<br />
Ancak 90`lı yıllarda bu fırsat değerlendirilmemiş ve bu gün 5 Türk Cumhuriyetinin ikisi 5`li Shangay örgütünün üyesi olmuştur ve Rus ve Çin`le birlikte hareket etmektedir.</p>
<p>Avrupa Birliği sürecinde Türkiye müzakere masasına oturacak duruma gelmiş ama Avrupa Birliği yolunda ilerledikçe kolları ve kanatlarına vurulan darbeler de artmaktadır.<br />
Türkiye son yıllarda uyum yasaları adı altında çıkardığı kanunlar ve yaptığı anayasa değişiklikleriyle en çok hırsızı, katili, bölücüyü, teroristi kollamış normal vatandaşa fazla bir şey vermemiştir. Avrupa istemiş biz yapmışız. Ama Avrupa öteden beri beslediği, destek verdiği, barındırdığı bölücüleri, rejim düşmanlarını koruma ve kollamaya devam etmektedir. Daha geçenlerde Fransa`da Ermeni katliamı yapılmamıştır demenin suç sayılacağı kanun teklifini görüşmek eşiğine geldi. Ermeni anıtları Avrupa`da yeniden dikilmeye başlandı. Bölücü yayın yapan tv lere müsaade devam ediyor. Ve biz bu devletlerin oluşturduğu birliğe girmek için çırpınıp duruyoruz.<br />
Türkiye`nin önünde böyle bir Avrupa`nın olması asıl sorun olurken öte yanda bunda yanılsak bile Türkiye`nin Kıbrıs meselesi ile Avrupa birliği arasında bir denge kurması oldukça güç bir problem olarak durmaktadır.</p>

    ]]></content>
  </entry>
</feed>
